Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nefes

 Sürekli tükeniyorum. İşsizim. Çevremdekilerin öyle ulvî gâyeleri var ki nefes alamadığımı göremiyorlar. Bunun için onlara kızgın mıyım? Kızgın değilsem bile ne demişti Kalın Türk; "Surat asmak hakkımız."... Parasızlık neden bütün büyük ruhların ayağına dolanmış bir sıfattır hâlâ anlayamadım. Bu ruhlardan biri miyim? Olsam ne yazar! Cebinde parası olmayan bir erkek eksiktir. Abdullah Hoca'da kalıyorum. Doktora teziyle uğraşma, derneğe gelip gidenlerle mecburî sohbet... "Yoruldum dünyayı tanımaktan." Oldu ya yarın kendisine devlet bahşedilen karnı tok sırtı pek bir hırt herif olma imkânı bahşedildi bana bütün bu yaşadıklarımın izi silinip gidecek mi? Silmek bir şeyi yok etmez. Bir şeyin oyuğunu büyütür. Yazıları silinmiş bir sayfada gördüklerimiz silinenlerden fazlasıdır. Silinmişlerin ağıdını yakar gözlerimiz. İntihar etmeyi o kadar büyük bir kaçış yolu olarak görüyorum ki! Elim kolum bağlı. Yaşayarak ölüyorum. Cümlelerimi eksilterek, gülmelerimi eksilterek, mer...

Nefes

 Bugün İsmet Bey'in elini öpüp vedalaştım. Salı günü Samsun'a geçeceğim inşallah. Cumartesileri iple çekiyordum... Şu muhakkak beni ben yapan insanlardan belki en önde gelenlerinden biri İsmet Bey'dir. Bir duruş sahibi olmaya dair ondan hayli şey tevarüs ettim. İnsan, insanda pişer. 

Nefes

 Buraya bir şeyler yazmayalı uzun zaman olmuş. Şubatın 27'sinde bir şeyler yazmışım en son. Bahsettiğim kişinin şimdi en çok nefret ettiği insanlardan biri benmişim. İçimde hâlâ bir yaradır, iyileşemedim, kanayıp duruyor. Geçenlerde dişime tel taktırdım. Şimdilik üst tarafa. İstanbul'a geldim. Samsun'a dönünce alt tarafa da takılacak. Biraz yeme zorluğu, olsun o kadar. Nasıl mutlu ediyor beni. Bir şeyin (bu cansız bir diş teli bile olsa) daima beni iyileştirmeye çalışması bende bambaşka bir duyguya sebep oluyor. İnsandan daha kötüsü yalnız insandır. Bir diş telinin merhameti... Ah Allah'ım. Yarın İsmet Özel'i dinlemeye gideceğim inşallah. Doktora tezine her gün biraz da olsa bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Annemle olmaktan mutluyum. Murat Sayımlar'ın eserlerini okuyorum şu sıralar. Öğrencilerin mesajları, bazı telefon görüşmeleri, Besim Tibuk videoları izleme... Yalnızlığı değil de belki sessizliği özlüyor insan. Güvenecek hiç ama hiç kimsem yok. Müthiş bir Kaht...

Nefes

Allah konuşanlar kadar susanların da Rabb'idir. İhsan Oktay Anar şöyle bitiriyordu Suskunlar romanını "Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu." Kaybettiğim şeyleri düşünüyorum da hepsi sustuğum için çıkıp gitti elimden, zihnimden, gönlümden. Bu susmak kelimesinin etimolojisi de bir tuhaftır. Konuşan insanları birinin susturdukları sıs, şış (sssssss, şşşşşşş) nevinden susturma ünlemlerinden türetildiğini kaydeder Nişanyan. Demek susmak diye bir şey yok da susturulmak diye bir şey var! Bir şeyi konuşunca da kaybediyor da insan, susarak kaybetmenin acısı, aklın bir köşesinde acaba(?)ların dönüp durması ne menem bir şeydir yaşayan bilir. İyi bir insan olmanın yolu, iyilik yapmak kadar kötülerin kötülüklerine ses çıkarmaktan geçiyor. Emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker... Yani Mânsûr susma. KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI... Şarkılar, müzikler paylaştım onunla. Sadece bir kişinin görebileceği şekilde de ayarladım uygulamayı. Bende yer etmiş melodil...

Nefes

İnsanın bütün ızdırabının kökeninde geç kalmışlık duygusu ve mukayese yatıyor. Kimdir insan? Geç kalan. Kimdir insan? Karşısında gördüğü kişi/şeyde kendi noksan taraflarını idrak eden. Doğrusu bu ya, ilk zamanlarda kendimi daima birileriyle mukayese etmek canımı yakarken bugün bu düşünce yine onun gölgesinde kaldığına inandığım geç kalmışlık duygusuna yerini büsbütün bıraktı. Fakat bunların hiçbiri haset etmek gibi bir bayalığın kucağına atmıyor beni. Bu noktada kalbimin temizliğini çokça ölçüp biçtim. Şahit ola ola gidiyorum. Şahit ola ola artıyor ve eksiliyorum. Yalnızlığım ne çok seviyorum seni. VE YİNE YALNIZLIĞIM NE ÇOK NEFRET EDİYORUM SENDEN. Kaderimiz hep bir benziyor sevdiklerimizin kaderine. Bir de bir bakışına, bir el kol hareketine ne bileyim bazen bir adımına bakıyorum da birinin hemen bende yer eden bir yaranın onda da yer ettiğini fark ediyorum. E gidip tanışacaksın biliyorum şuranın kanadığını diyeceksin de in misin cin misin hemşerim? Kötü niyetliler cehennemindeyiz. Yi...

Mansûrnâme (Dağınıklık)

Yazdığım bütün harfler; sana varan yollara dair bir levhaya hasretin çocukları Mânsûr. Yetişmekten hiçbir pay alamayan cılız çizgiler. Olanların acısını çekmeyle olmayanların acısını çekmek arasındaki farkın neliğini düşündüğünü görüyorum. Bu kadim bir mesele. At bir kenara. To be or not to be. Ben ki gül bahçesi sanıp bataklıklar suladım yıllarca, şimdi bütün çiçekler küs bana. Hata yaptığımı söyleyip bin  bir af dilediysem de "Solduk bir kere ve bütün renklerimizden ayrı düştük." dediler. Haklı küskünlüklerden af ne mümkün Mânsûr? Celâleddin'i anladığım yerdeyim. Mesele Şems değildi. Meselem sen değilsin. Sana doğru yürürken tanıklık ettiklerim. Aynada gördüğümün ben olmadığını öğrenişim. Susuzluğumu giderenin su olmayışı. Neydiyse hakikat diye sunulan, hezeyan oluşu. Susulanların konuşulanlardan daha fazla kulaklarıma değişi. Artık anlatmam dediğim ne varsa, dilimin ihanet edişi. BAK GÖĞSÜMDE SICAK BİR NEFES HİSSETTİM.  DEMEK DOĞRU YOLDAYIM. Bir şeyi yıllarca aradın ar...

Nefes

 Şubat ayından bu yana "Nefes"e hiçbir şey yazmamışım. Beş ay. Bu beş ay kendi hayatımı unuttum. Öğrencilerimin hayatını yaşadım. Onların gurbeti, onların parasızlığı, onların aşkları, onların özlemleri, onların hayata karşı tuttukları yer... derken yitip gittim. Şimdi fark ediyorum kendimi ıskaladığımı. Hepi topu bir ay sonra hatırlanmayacak bir öğretmen... İşte payıma düşen şöhret. Doktora yeterliliği rezil olarak geçtim. Aylardır okuduğum kitap sayfası 500 eder mi bilmem. Salı günü İstanbul'a bilet aldım. Annem çok yalnız kaldı. Mümkünse biraz dinlenmek istiyorum. Saçlarım nasıl beyazladı. Lisans döneminde de böyle olurdu. İstanbul'a gider siyahlatır öyle dönerdim Samsun'a. İnşallah bu gidişimde de siyahlaşır. Beyazı sevmediğimden değil, hiç yaşamadan yaşlanmış olmak bana dert olur. Çocukken balkondan düşmek üzere olan halıyı tuttuğumu anlattım anneme bugün telefonda konuşurken. O halı gibi baktım çevreme hep. Hep kurtarılması gereken birileri var çevremde de b...

Ömer haklıydı hazret olmakta.

 Annemden biliyorum neden Titanik'in ışıklı resmini taşıdım hep gözümün üstünde  oysa evden çıkmaya korkan çilli yüzlü bir çocuktum (silindi sonraları, yerini bitmeyen bir mahcubiyet rengi aldı) Şüphelerimdir ki benimdir nice içimi kemirendir Bu arada baştan söyleyeyim Ömer haklıydı hazret olmakta. ben şiir yazmak değil de belki Ömer sen gibi yüz sürmeliydim toprağa ki Allah beni affetsin. bir karış bile yer vermemeliydim gönül toprağımdan savaşmayı bilseydim Ömer, hiçbir insana gelip de sömürge bayrağı diktirir miydim en kılcal damarlarımın çeperinde? Kim ister panoptikon bir mahalde namaz kılmayı Bilirsin ya kaldıysa bana Ali'den sade yalnızlık kaldı. Oysa biraz kalabalığa çıksaydım hazır herkes biraz yük taşıyor diye rahatlayıp İngilizce çalışmazdım. Mosquito (sinek) Mosque (Sinekli yer) Camii değil. Anlasana be adam hakaret ediyorlar inancına demek bana farz olmazdı. Nereleri feth ederdim kalbimdeki şu coşkuyla biliyor musun Ömer? Hangi devletleri yönetir, hangi kült filml...

Nefes

 Kinyas ve Kayra'da Günday karakterlerden hangisiydi hatırlamıyorum. Sık sık "Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok." dedirtir. Hiçbir şey yok telkiniyle bitecek dertlerim yok. Güç bela bulduğum işte hem bu ay hem de gelecek aylarda asgari ücretin çok çok altında bir maaş alacağım. Kadroluların 2 katından fazla çalışsan bile onların aldıkları maaşın ancak yarısını alabiliyorsun. Yok biliyorum bu sistemde adalet. İstanbul'daki apartmanın kolonlar gidik. Ne olacağı meçhul. Para lazım. Çok para. Yemeden içmeden kesebiliyorum ancak. Dedemin durumu çok ağır. Kanser artık bütün vücudunu ele geçirmiş. Bir deri, bir kemik, damarlar karnında toplanmış.  Boğuluyorum. Herkese her şeye YABANCIlaştım. Uyku desen yok say gitsin. Yemin ederim buna. Yemin ederim yıllardır rahatlık nedir bilmiyorum. Nefret etmenin de bir ibadet olduğunu biliyorum artık. bütün duygularla gerçekleştirilen eylemler gibi. Tezer... Güzel kadın, Yaşamın Ucuna Yolculuk'tu seninkisi. Bense yaşamı...

Nefes

 Demin bir kitabın okuduğum bölümünü tekrar okumamak için işaretledim. Tükenmez kalemle. İşareti koyarken canım yandı. Kitaplara canlı gözüyle bakmaya başlamışım. Can dostlarım.

SİLGİ VE İZ

  SİLGİ VE İZ                                                                                                           Silgi, tarih boyunca birçok formda karşımıza çıkmıştır. Uzun yıllar ekmeğin beyaz (iç) kısmı kullanılırken bugün kauçuğun kullanılması silginin zaman zaman birbirinden tamamen bağımsız ham maddelerle yapıldığını gösterir.   Formu ve bu formu elde etmek için kullanılan madde her ne kadar tarihi süreç içerisinde farklılaşsa da amacı daima bir işlevi yerine getirmektir. Bu amaç, açığa çıkmı...

Nefes

 Samsa Gregor bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmüştü. Bense her zaman o böcek olarak uyanıp, devam ediyorum hayatıma. Yarın araştırma görevliliği için sınav var. Sınavların kazanan şanslı namussuzları vardır hep. Kazananı belli olan sınavlara giren namussuzlar bunlar. Yine de ne bulduysam çalışıp hazırlanmalıyım. Yarın 10:30'da. Torpil yapmayı/yaptırmayı ne kadar meşru görüyor millet. İş bu ya dini diyaneti, vatanı milleti de kimseye bırakmıyorlar.  Makaleden kopmamalıyım. Arada birkaç satır eklemek şart. Büyük işler yapan bir adam olabilirdim. Bu kadar küçük insanlara denk gelmeseydim. Herkes ene rabbukumül a'la diye geziyor çevremde. Tanrıçalar, tanrılar... Bir boka yarayan insan olduklarından değil. Mala davara faydaları yok. İş bu ya sırf bu sebeple Kaf Dağı'nda burunları... Uykusuzum. Çalışmalıyım.

Nefes

 Rasim Özdenören'le ilgili bir makale çalışması. Üniversitelerin açtıkları ilanlara başvuru için evrak gönderme. Edebiyata dair okumalar. Tömer'de staja gidip gelme. İntihar edememe. Yusuf Altılgan'ın sadece Anayurt Oteli'ni okudum bu zamana kadar. Diğer kitaplarını da okumak lazım. Sanat tarihi okumaları. Yeni makale konuları bulmalıyım. Bir kitap tanıtımıyla ilgili makale şart söz gelimi, üstelik çok da zorlanmamış olurum. İyi niyet hep suistimal ediliyor. İşte dünya.

Mesele

Mesele yalnızlığın olunca kimse bir soluk vermez, Kimse sinmez içine annenin gözyaşları yağınca yere, Ellerin eskimez artık yükselen bulutlarda Aklına bir avuç ölüm gelince. Hiçbir ruha nereye gittiği sorulmaz, Sabahın beşinde uyanan bir korkuya, Sabahın altısında zıplaşan farelerin rögar kapaklarına Nerede kaldı bu çağın ruhu demez bir tekstil işçisi. Mesele sen ölüm annem ben ve Allah olunca çaresizim ben, çaresizsin sen, çaresizdir annem, mesele bir sallanışta çökecek bir umut olunca.

Nefes

 Yolumun yine yazıya düşmesi hoş değil. Zoru yenecek gücü kuvveti üzerimde görmediğimden mi, yoksa çok güçsüz olduğumdan mıdır, tüy bile gözümde ton görünüyor sırtıma düşecek olsa çöküp kalıyorum. Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime diyen Nazım da, Yaşamak umrumdadır diyen İsmet Özel de benden uzak olsun. Benim sancım emaneti taşımaktan aciz dağlarınkiyle aynı cinsten, kaldıramayacağım yükü vermeyeceğini biliyorum. Gelgelelim kolaylıkla da kaldıramayacağımı hissettiğim yüklerle karşı karşıya kaldığım anlarla boğuşmaktan işin üstesinden gelebilecek olduğum kısmı akla bile gelmiyor. Sevmiyorum insanları, bunun için oldukça çok haklı gerekçeyle doluyum. İnsanlığı seviyorum, insanları değil. Yazmakta bir işe yaramadı. 

Yazıya Dair (IX)

  IX. Garipçiler’in Türk edebiyat dünyasında yapıp ettikleri edebiyatla uzak bir kulak dolgunluğuyla da olsa ilişki kurmuş herkesçe mâlum. Özetle yüzlerce yıllık şiir anlayışını bir kenara bırakıp, şiirin şiir olmasına katkıda bulunan bütün unsurları şiirin dünyasından tasfiye etmek… İşte Garip. Bu tasfiye meselesine dair Melih Cevdet Anday askerde yaşadığı bir hatırasını 1989 yılında TRT’de katılmış olduğu bir programda şöyle anlatır: İki arkadaşımla beraber şiirde o güne kadar yapılmamış bir şey denemeye kalktık. Yaptık daha doğrusu Oktay Rıfat ve Orhan Veli ile beraber. O şiirlerimiz o kadar alaya alındı ki kitabın adını ondan “Garip” koyduk. Hani “Ne garip şeyler bunlar!” diye. Hiç kimse bunların şiir olduğunu kabul etmedi… Hatta size bir anımı anlatayım. Şimdi ben yedek subaydım. Alay komutanı beni söylemişler şairdir diye. “Bir şiirini oku.” dedi mahfelde. Ben de o garip şiirlerden birini okudum dört-beş mısra. Meğer adam şiir aleyhtarıymış. Yani Türkiye’nin ancak fenle b...

Yazıya dair (VIII.)

  VIII. “ Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım İki saatte okunuyor Bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?” [1] Erdem Bayazıt’ın bütün şiirlerinin toplandığı kitabının hemen giriş kıs­mında yer alan bu okuyucuya hitap cümleleri, ilk okuduğum günden beri daima içimi acıtır. Bir ömür tüketerek yazılanların iki saatte okunuyor olması ne tuhaf! Üstelik bu ömrü yaşarken kıymetine paha biçilemez anları yaşamış birisini besleyen o duyguların ortaya çıkardığı şiirleri iki saatte okuyup bitirmek ne garip! Yıllarını düşünmeye ve hissetmeye adamış yazarın en büyük ödülü de yazdıklarına bir muhatap bulabilmektir. Ömründen verdiği uzun bir dö­neme karşılık biriktirdiği ve aktardığı her şeyi hayatının (yazara kıyasla) çok cüzi bir miktarını ayırarak elde eden bir okur, çoğu zaman bu bilinci taşımaktan ne yazık ki uzaktır. Yazmanın böyle acı bir yönünün olduğu ilk bakışta akla gelmiyor. Yazarın bütün bunları bile bile yine de yazmadan edemeyeceği de bir gerçek. ...

Yazıya Dair (VII.)

  VII. “Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp: - Senin dedi: şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastahane odasının pen­ceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: - Şair olacağım! Ve oldum.” [1] Necip Fazıl Kısakürek’in Türk edebiyatında kendisine en mümtaz yeri tahsis eden eseri Çile ’nin başına koymuş olduğu bu anı, büyük bir şairin kendi ruh ve mâna iklimindeki şiir yazma istidadını tetikleyen bir hadise olmak bakımından son derece mühim. Nasıl yazdığınızı bilmeden, niçin yazdığınızın cevabını biliyorsunuz. Nasılına dair cevabınız da ancak bu niçinin size açtığı imkân dahilinde ...

Yazıya Dair (VI.)

“Tüm insanlar” diyor Aristoteles “doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1]   Şüphesiz bilgiyi edinmenin türlü yolları vardır. Okumak, bu yolların yalnızca biri olmakla beraber kimilerinde bir tutku, hayatlarını değiştirecek kadar önemli bir eylem olarak karşımıza çıkar. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında söylediği “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” [2] cümlesini hatırlayalım. Eskiler insanlardaki bilme iştahını arttırmak amacıylamıdır bilinmez yazdıkları eserin başına dibace ismini verdikleri bir bölüm eklemeyi ihmal etmemişler. Bugünkü önsöze karşılık gelmesinin yanı sıra çok da güzel ve estetik bir anlamı da içinde barındıran bir sözcük dibace, yalnızca bir önsöz değil. Diba(+ce ekini de alarak) sözcüğünün ipek anlamına gelmesiyle birlikte “sevgilinin yüzü anlamına gelen dîbâh ın Arapçalaşmış şekli olan ve ‘dallı çiçekli bir cins kumaş; bir yazı türü mânalarında kullanılan dîbâc (deybâc) kelimesinden geldiği de kaydedilmektedir.” [3] Yazar mecazen, el...

NEFES

 Saadettin Ustaosmanoğlu'yla denk geldik kitapçıda. Salih Mirzabeyoğlu'yla ilgili hatıralarından bazılarını anlattı. Kendi kitaplarına yönelik sorular sordum. Cübbeli ile olan mevzuya kısa bir değiniş. Beni ve Muhammed isimli bir arkadaşı kastederek gündüz olsa gerek Fatih'in türbesine gittiğini ve Allah'ım beni bugün iyi insanlarla karşılaştır diye dua ettiğini söyledi. Tevafuk bize denk gelmiş... Uzunca ve güzel bir sohbetti.

Yazıya Dair (V)

  V. Yazarın hayatının sonuna kadar mücadele etmesi gereken konuların belki de en başta geleni maddiyattır. Kendisini tefekküre, hissetmeye, insanlara yol göste­ren bir akıl hocası olmaya yönelten sanatçı (yazar) bu başat soruna tarih boyunca çö­zümler aramıştır. Gerek Doğu’da gerekse Batı’da ortak olan özelliklerden bir tanesi dönemlerinin aydını olarak kabul edilen sanatçıların iaşelerini temin etmek için daima birilerinin himayesine ihtiyaç duymalarıdır. Toby Clark, Sanat ve Propaganda Kitle Kül­türü Çağında Politik İmge isimli eserinde dünyanın gidişatını değiştiren en büyük dö­nemlerden biri Rönesans’taki bazı sanatçıların durumları hakkında şunları kaydeder: “Rönesans İtalya’sında bazı sanatçılar kişisel bir üne ulaşmış olsa da bu sanatçıların en ünlü olanları bile zaman zaman yeteneklerini, hamilerine hanedan armaları, giysi ve zırh gibi politik aksesuarlar tasarlamak için kullanmak zorunda kalmışlardır.” [1] Aynı durumu Doğu’da yaşayan sanatçılarda da görürüz. Halil İnal...

Yazıya Dair (IV)

  IV. Yazmak, özgürleştirmek demektir. Yazar özgürleşen ve özgürleştiren kişidir. Bugün pek kullanılmasa da eskiden yazarlar için muharrir sözcüğü kullanılırdı. Hür, hürriyet, muharrir kelimeleri hep aynı kökten gelir. Peki ama yazar ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulmuş ki yazı yazma eylemeni gerçekleştiren kişiye muharrir denilmiş? Bunun üzerinde biraz düşünelim. (ı)Yazar, aklında tuttuğu düşünceleri özgür bırakarak insanlarla paylaştığından, (ıı) okuyan insanları eski bilinmezlik hâlinden kurtararak bilir olma hâline kavuşturmuş olduğundan, (ııı) yazdıkça kabuklarını kırarak dilin imkân ve olanakları aracılığıyla düşüncelerini darlıktan genişliğe doğru genişlettiğinden… bunlara benzer birçok yorum getirilebilir. Bir yazar okuru özgürleştirdiği kadar yazardır. Nereden mi anlarız bir yazarın bizi özgürleştirdiğini? Okudukça belki yıllarca okumadan önceki hâlimizde olmaktan dolayı duyduğumuz acıdan. Bir tür geç kalmışlığın pişmanlığıdır bu. Platon’un Devlet ’inin yed...

Yazıya Dair (III)

III. Yazı bazen insanın içinde biriktirdiği keşkelerin, suçların, pişmanlık dolu günlerin, yarınlara duyulan özlemin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkar. An gelir ve insan bütün bir insanlıktan af dilemek için, kendisini yargılamak için, yaşadıklarından duyduğu pişmanlığı dile getirmek için yapıp ettiklerini itiraf eder. Bir insan ne olur da yasaca suç, toplumca ayıp, dince günah kabul edilen şeyleri yaptığını itiraf eder? Üzerinde dikkatle düşünülmeye değer bir konudur. Şimdiye kadar bir benzeri hiç görülmemiş ve hiç kimsenin gerçekleştirmeyi aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir girişimde bulunarak, bir insanı yaradılışındaki tüm çıplaklığıyla insanlara göstermek istiyorum. Kendimi anlatacağım sizlere. [1] Bu cümleler Fransız Devrimi’nin akıl hocalarından biri olarak kabul edilen Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar I isimli eserinin giriş cümleleri. Rousseau daha önce kimsenin yeltenmediği bir işe girişir. Hayatında yaşamış olduğu gizli-saklı olayları insanlara anlatmaya ...

Yazıya Dair (II)

  II. Başlı başına yazmak, “Ben bu hayatı yaşadım.” demenin en noktaya virgüle ihtiyaç duymayan cümlesidir. Hislerini öldürmemenin, düşüncelerinin başka zekâların içinde gezinip durmasını sağlamanın, insanın alıp verdiği nefes sayısınca ömrü olsa görüşmekle üstesinden gelemeyeceği ve meramını bihakkın dile getiremeyeceği insanlarla iletişim kurmasının en etkili yoludur. Sözgelimi “Yazıyorum, o hâlde varım.” diye bir cümle kurmaya ihtiyaç duymaz vakti zamanında düşündüklerini belirli işaretlerle kayıt altına alma gayreti göstermiş birisi. Yazıyor veya yazmış olması onun yaşadığının en büyük delilidir. Hayatı Platon tarafından belirli kesitler hâlinde bile olsa kayıt altına alınmamış bir Sokrates’e ne kadar yaşamış diyecektik? Heidegger, Sokrates için; “Doğdu, felsefe yaptı ve öldü.” cümlesini nasıl kuracaktı? Yazmak, ölümsüzlük duygusunu tatmanın bir izdüşümü olarak görülebilir. Yazan kişi var kalmaya devam etmek için ortaya (velev ki soyut kavramlarla örülü yalnızca dar bir...

Yazıya Dair (I)

  I. Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boyu boynuna taktığı muskasıdır yal­nızlık. Yazmak kimi zaman çığlıklar atmanıza rağmen sizi duy(a)mayan, anlattıkları hemen her olayı büyük bir iştahla dinleseniz de sıra size gelince oralı bile olmayan insanlardan kaçmanın en güzel yoludur. Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970 tarihli günlü­ğüne yazmış olduğu şu cümleler belki de bunun en büyük ispatlarından biri; “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız.” [1] Kimi zaman kimsenin sizi anlamadığı bir çevrede/dünyada o dilin içinde doğmamış bir insana göre kargacık burgacık görülen harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasına sığınmak­tan başka çare kalmıyor. Yazı tam da burada devreye giren yalnızlar sığınağıdır. Yaz­mak eyleminin insana en büyük desteklerinden biri, kişinin yalnız omzuna güvendiği bir elin konulmasıdır. Bir başkasından göremediği desteği kişi kendi zihninden alar...