Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yazıya dair (VIII.)

  VIII. “ Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım İki saatte okunuyor Bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?” [1] Erdem Bayazıt’ın bütün şiirlerinin toplandığı kitabının hemen giriş kıs­mında yer alan bu okuyucuya hitap cümleleri, ilk okuduğum günden beri daima içimi acıtır. Bir ömür tüketerek yazılanların iki saatte okunuyor olması ne tuhaf! Üstelik bu ömrü yaşarken kıymetine paha biçilemez anları yaşamış birisini besleyen o duyguların ortaya çıkardığı şiirleri iki saatte okuyup bitirmek ne garip! Yıllarını düşünmeye ve hissetmeye adamış yazarın en büyük ödülü de yazdıklarına bir muhatap bulabilmektir. Ömründen verdiği uzun bir dö­neme karşılık biriktirdiği ve aktardığı her şeyi hayatının (yazara kıyasla) çok cüzi bir miktarını ayırarak elde eden bir okur, çoğu zaman bu bilinci taşımaktan ne yazık ki uzaktır. Yazmanın böyle acı bir yönünün olduğu ilk bakışta akla gelmiyor. Yazarın bütün bunları bile bile yine de yazmadan edemeyeceği de bir gerçek. ...

Yazıya Dair (VII.)

  VII. “Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp: - Senin dedi: şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastahane odasının pen­ceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: - Şair olacağım! Ve oldum.” [1] Necip Fazıl Kısakürek’in Türk edebiyatında kendisine en mümtaz yeri tahsis eden eseri Çile ’nin başına koymuş olduğu bu anı, büyük bir şairin kendi ruh ve mâna iklimindeki şiir yazma istidadını tetikleyen bir hadise olmak bakımından son derece mühim. Nasıl yazdığınızı bilmeden, niçin yazdığınızın cevabını biliyorsunuz. Nasılına dair cevabınız da ancak bu niçinin size açtığı imkân dahilinde ...

Yazıya Dair (VI.)

“Tüm insanlar” diyor Aristoteles “doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1]   Şüphesiz bilgiyi edinmenin türlü yolları vardır. Okumak, bu yolların yalnızca biri olmakla beraber kimilerinde bir tutku, hayatlarını değiştirecek kadar önemli bir eylem olarak karşımıza çıkar. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında söylediği “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” [2] cümlesini hatırlayalım. Eskiler insanlardaki bilme iştahını arttırmak amacıylamıdır bilinmez yazdıkları eserin başına dibace ismini verdikleri bir bölüm eklemeyi ihmal etmemişler. Bugünkü önsöze karşılık gelmesinin yanı sıra çok da güzel ve estetik bir anlamı da içinde barındıran bir sözcük dibace, yalnızca bir önsöz değil. Diba(+ce ekini de alarak) sözcüğünün ipek anlamına gelmesiyle birlikte “sevgilinin yüzü anlamına gelen dîbâh ın Arapçalaşmış şekli olan ve ‘dallı çiçekli bir cins kumaş; bir yazı türü mânalarında kullanılan dîbâc (deybâc) kelimesinden geldiği de kaydedilmektedir.” [3] Yazar mecazen, el...

NEFES

 Saadettin Ustaosmanoğlu'yla denk geldik kitapçıda. Salih Mirzabeyoğlu'yla ilgili hatıralarından bazılarını anlattı. Kendi kitaplarına yönelik sorular sordum. Cübbeli ile olan mevzuya kısa bir değiniş. Beni ve Muhammed isimli bir arkadaşı kastederek gündüz olsa gerek Fatih'in türbesine gittiğini ve Allah'ım beni bugün iyi insanlarla karşılaştır diye dua ettiğini söyledi. Tevafuk bize denk gelmiş... Uzunca ve güzel bir sohbetti.

Yazıya Dair (V)

  V. Yazarın hayatının sonuna kadar mücadele etmesi gereken konuların belki de en başta geleni maddiyattır. Kendisini tefekküre, hissetmeye, insanlara yol göste­ren bir akıl hocası olmaya yönelten sanatçı (yazar) bu başat soruna tarih boyunca çö­zümler aramıştır. Gerek Doğu’da gerekse Batı’da ortak olan özelliklerden bir tanesi dönemlerinin aydını olarak kabul edilen sanatçıların iaşelerini temin etmek için daima birilerinin himayesine ihtiyaç duymalarıdır. Toby Clark, Sanat ve Propaganda Kitle Kül­türü Çağında Politik İmge isimli eserinde dünyanın gidişatını değiştiren en büyük dö­nemlerden biri Rönesans’taki bazı sanatçıların durumları hakkında şunları kaydeder: “Rönesans İtalya’sında bazı sanatçılar kişisel bir üne ulaşmış olsa da bu sanatçıların en ünlü olanları bile zaman zaman yeteneklerini, hamilerine hanedan armaları, giysi ve zırh gibi politik aksesuarlar tasarlamak için kullanmak zorunda kalmışlardır.” [1] Aynı durumu Doğu’da yaşayan sanatçılarda da görürüz. Halil İnal...

Yazıya Dair (IV)

  IV. Yazmak, özgürleştirmek demektir. Yazar özgürleşen ve özgürleştiren kişidir. Bugün pek kullanılmasa da eskiden yazarlar için muharrir sözcüğü kullanılırdı. Hür, hürriyet, muharrir kelimeleri hep aynı kökten gelir. Peki ama yazar ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulmuş ki yazı yazma eylemeni gerçekleştiren kişiye muharrir denilmiş? Bunun üzerinde biraz düşünelim. (ı)Yazar, aklında tuttuğu düşünceleri özgür bırakarak insanlarla paylaştığından, (ıı) okuyan insanları eski bilinmezlik hâlinden kurtararak bilir olma hâline kavuşturmuş olduğundan, (ııı) yazdıkça kabuklarını kırarak dilin imkân ve olanakları aracılığıyla düşüncelerini darlıktan genişliğe doğru genişlettiğinden… bunlara benzer birçok yorum getirilebilir. Bir yazar okuru özgürleştirdiği kadar yazardır. Nereden mi anlarız bir yazarın bizi özgürleştirdiğini? Okudukça belki yıllarca okumadan önceki hâlimizde olmaktan dolayı duyduğumuz acıdan. Bir tür geç kalmışlığın pişmanlığıdır bu. Platon’un Devlet ’inin yed...

Yazıya Dair (III)

III. Yazı bazen insanın içinde biriktirdiği keşkelerin, suçların, pişmanlık dolu günlerin, yarınlara duyulan özlemin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkar. An gelir ve insan bütün bir insanlıktan af dilemek için, kendisini yargılamak için, yaşadıklarından duyduğu pişmanlığı dile getirmek için yapıp ettiklerini itiraf eder. Bir insan ne olur da yasaca suç, toplumca ayıp, dince günah kabul edilen şeyleri yaptığını itiraf eder? Üzerinde dikkatle düşünülmeye değer bir konudur. Şimdiye kadar bir benzeri hiç görülmemiş ve hiç kimsenin gerçekleştirmeyi aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir girişimde bulunarak, bir insanı yaradılışındaki tüm çıplaklığıyla insanlara göstermek istiyorum. Kendimi anlatacağım sizlere. [1] Bu cümleler Fransız Devrimi’nin akıl hocalarından biri olarak kabul edilen Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar I isimli eserinin giriş cümleleri. Rousseau daha önce kimsenin yeltenmediği bir işe girişir. Hayatında yaşamış olduğu gizli-saklı olayları insanlara anlatmaya ...

Yazıya Dair (II)

  II. Başlı başına yazmak, “Ben bu hayatı yaşadım.” demenin en noktaya virgüle ihtiyaç duymayan cümlesidir. Hislerini öldürmemenin, düşüncelerinin başka zekâların içinde gezinip durmasını sağlamanın, insanın alıp verdiği nefes sayısınca ömrü olsa görüşmekle üstesinden gelemeyeceği ve meramını bihakkın dile getiremeyeceği insanlarla iletişim kurmasının en etkili yoludur. Sözgelimi “Yazıyorum, o hâlde varım.” diye bir cümle kurmaya ihtiyaç duymaz vakti zamanında düşündüklerini belirli işaretlerle kayıt altına alma gayreti göstermiş birisi. Yazıyor veya yazmış olması onun yaşadığının en büyük delilidir. Hayatı Platon tarafından belirli kesitler hâlinde bile olsa kayıt altına alınmamış bir Sokrates’e ne kadar yaşamış diyecektik? Heidegger, Sokrates için; “Doğdu, felsefe yaptı ve öldü.” cümlesini nasıl kuracaktı? Yazmak, ölümsüzlük duygusunu tatmanın bir izdüşümü olarak görülebilir. Yazan kişi var kalmaya devam etmek için ortaya (velev ki soyut kavramlarla örülü yalnızca dar bir...

Yazıya Dair (I)

  I. Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boyu boynuna taktığı muskasıdır yal­nızlık. Yazmak kimi zaman çığlıklar atmanıza rağmen sizi duy(a)mayan, anlattıkları hemen her olayı büyük bir iştahla dinleseniz de sıra size gelince oralı bile olmayan insanlardan kaçmanın en güzel yoludur. Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970 tarihli günlü­ğüne yazmış olduğu şu cümleler belki de bunun en büyük ispatlarından biri; “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız.” [1] Kimi zaman kimsenin sizi anlamadığı bir çevrede/dünyada o dilin içinde doğmamış bir insana göre kargacık burgacık görülen harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasına sığınmak­tan başka çare kalmıyor. Yazı tam da burada devreye giren yalnızlar sığınağıdır. Yaz­mak eyleminin insana en büyük desteklerinden biri, kişinin yalnız omzuna güvendiği bir elin konulmasıdır. Bir başkasından göremediği desteği kişi kendi zihninden alar...

Nefes

İsmet Bey'in yanına gittim. Dört beş saat kadar dernekte vakit geçirme fırsatı buldum. Dün tutmuş olduğum notlar, ruhuma katılanlar kelimelere sığmayacak kadar fazla... -Romalılar ata binmezlerdi fakat at arabaları vardı. -Siyasal İslam 1973 seçimleriyle ortaya çıktı. -83'te ANAP'a oy verdim. -Menderes Cezayirli Fransızlara örtülü ödenekten para göndermiş. -İstiklal Marşı yarışması ordunun isteği üzerine açılmıştır. -Fatih Sultan Mehmet hafızdır. -Türk ve Osmanlı aynı şey değildir. -Macarlarda çok yaygın kullanılan isimlerden biri "Zoltan"dır. Sultan kelimesinden gelir. Sırpça "Zlatan" kelimesi de sultandan gelir. -İtalyanları I. Dünya Savaşı'na girmek için İngilizler ikna etmiştir. -İnsan çevresini inşa eden bir canlıdır. -Cumhuriyet Gazetesi'ni Naziler kurdu. Onların makinaları geldi Cumhuriyet çıksın diye. -(Şiirlerini nasıl yazdığına ilişkin) Önce başlık buluyordum. Şiirin önce ilk sonra son mısraını buluyordum. -Şiir kendi başına bir dildir....

Etimolojiye Dair Yakaladıklarım (1)

Hayatımızda bizi şaşkına çeviren bir olayla karşılaşınca; "Ne tuhaf!" diye tepki göstermekten geri durmayız.  Tuhaf bir insan, tuhaf bir hareket, tuhaf bir yaratık vb. birçok tuhaflıkla karşılaşırız günlük hayatımızda. İlginçtir Arapçadan dilimize geçen tuhaf kelimesinin anlamı hediye demektir. Patik örülecek iplikten tutun da alın teri silinecek mendile kadar envai çeşit ürünlerin satıldığı dükkana verilen tuhafiye ismi de bu sözcükten geliyor. Bu dükkanı işleten kişiye tuhafiyeci dendiği mâlum...

Nefes

 Dün İsmet Bey'e Süleyman Çobanoğlu için yazdığı yazıdan pişman olup olmadığını sordum. Olmadığını söyledi. Akabinde Süleyman Çobanoğlu'nun da bugün ortaya pek de bir şey koyamadığından dem vurdu. Kredi sözcüğünü kullandı İsmet Bey, Süleyman Çobanoğlu'na yaptığı kıyak için. Neo-Epik şairler hakkında neler düşündüğünü sordum. Müspet şeyler söylemedi. Ben de ona İsmet Özel isminden güç devşirdikleri kanaatinde olduğumu söyledim. Ils Sont Eux şiirini yayımlamak için yanılmıyorsam Attila İlhan istemiş İsmet Bey'den. Aylar geçmiş yayınlanmayınca şiirini geri almaya gitmiş İsmet Bey. Hisarcılarla Maviciler arasındaki çatışmanın asıl sebebinin bir tarafın muhafazakâr-mukaddesatçı diğer bir tarafın marksist olduğundan mı diye sordum. Onayladı. Sezai Karakoç'u İkinci Yeniciler'in arasında saymayan birinin hiçbir edebiyat bilgisi olmadığını söyledi. Bir Yusuf Masalı'nı bilinçli bir şekilde mi normal masal formatında yazmadığını sordum. O da bilinçli olarak böyle yazdı...

Nefes

 Bugün İsmet Özel'i görmeye gittim. Televizyonda görüp kibirli dediğimiz adamla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Bir derviş gibi geldi bana. Birçok şeye vakıf olmuş bir derviş gibi. Ses kaydını aldım uzun uzun. Damadı sildirdi. İzin almalıymışım türünden ters ters itici itici konuştu. Bir hışımla rica ettim beraber gittiğimiz Kemal Ağabey'e çıkıp gittik dernekten. Önceleri epey dilim tutuldu. Yıllardır etkisi altında kaldığım şair karşımdaydı. Ağzımı açamadım. Doktora semineri olarak Bir Yusuf Masalı'nı Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kuramına göre çalışacağımı, yüksek lisans tezimde kendisi dahil toplam üç şairin şiirini çalıştığımı söyledim. Bir Yusuf Masalı müsvedde olarak kalacak mı dedim? Kalacak dedi. Yetmişimden sonra bir daha yazmaya gücüm yetmez dedi. Hissettiklerini dökecek kelimeler bulamadığını anladığım birkaç cümle kurdu. Sorularım ve cevapları en az yarım saat sürdü belki. Edebiyata dair bir şeyler duymak mutlu etti sanıyorum şairi.  D...

Yol bitti diye niye bitsin yolculuk?

İlk düşüşün değil bu Mansûr. Kalbinin ilk kez un ufak edilişi değil. Canının bilmem kaçıncı yanışı, gözünün bilmem kaçıncı akışı değil. İnsan acısından küçük. İnsan, çığlığından kısık, insan gözyaşından susuz, insan gülüşünden mutsuz... ve insan Mansûr, buldum dediği her şeyi kaybetmekle meşhur. Umduklarına nail olamamakla. Bildiklerinden emin olamamakla, bütününe kapıldığı şeylere yarım olamamakla, bir şarkıya söz olamamakla, bir nefese hava olamamakla, bir ruha beden olamamakla meşhur. Kayıp gezginlerin uğrak şehri olmakla meşhur insan. Çoğu zaman kendini yitirdiği çöllere kum olamamakla. İnsan bir olamamaklar türküsü. Kapanmayan yaralar ansiklopedisi. Onarılmayan bozuklar destesi.  Karaya yas tutmaktan denize yelken açamayanların toplamı. Düne ağlamaktan bugüne gülemeyen, kuşların gagasına sakladığı yarınlar kadar korkak. Kalmanın sancısındansa, gitmenin şifasına kapılan, arafta bir hüzünlenip bir neşelenen hasta. Çünkü Mansûr, insan dediğin, bütün köşeleri tutulmuş bir dünyada ...

Eksik-Kesik

musa da öyle yapardı. kızdım mı bir insana ben, şakası yok. içimde konuşan buzağıyı öttürürüm diye bir kaygım yok. altına remz olan soylu avurtların kollarına astıkları yarınlarla gözlerimin arasında bir bağ yok. musa da öyle yapardı. ben de öyle yapalım di. sesini kes, yüzünü ez, rüzgâr es. lafı dilinde dondurma da anlat. kıvırmadan alnını, sürtmeden boynunu söyle. kesecek misin sen bu? musa da öyle yapardı. ben bir sokak tartısına çıkınca elimin tersiyle attığım bozukluklara bakan adamın yüzünü aklıma getirmez önüne boca ederdim bütün birikimimi kirliydi ellerim, bir fiskeyle yere düşürürüm garipceyizi diye  melekler şahit olsun dinime imanıma düşünmedim. ben elimi cebime sokunca kirlenirdi ellerim simsiyah du. musa da öyle yapardı. ben tumturaklı cümleler kurardım insanların hüznüne dair okyanuslar aşsın da kavuşsun diye iki sevdalı yürek elimdeki hüznü aralarına serper bir takım dualar eder bazı hergelelerin artığı izmaritleri küllenmesin aşkları diye avuçlarımda biriktirir tam...

Nefes

*Bir sağ kulak çınlaması. Şu sıralar çokça oluyor. *Hep aynı insanlar. Hep aynı midemi bulandıran küçük dertleri. *Anlaşılmadan ölürüm diye bir korkum yok. Hem niye anlasın insanlar birbirlerini? *Adını anmaya değmez bir yazar, büyük teklifler adı altında üç şey sıralıyor. Sonuncusu merhametli olmak... Öğütlediği şey bu! Sanki o ana kadar kimse kimseye bu tavsiyede bulunmamış da beypaşam söylediği için bir anda herkes merhametin asil ve cömert fedaileri olacakmış gibi... *Bir gün kimsenin yan bakışına maruz kalmadan, senden hiç beklemezdim zılgıtlarını yemekten korkmadan Hakan Günday romanlarındaki karakterler gibi küfretmek istiyorum. Evet tam olarak istediğimden emin olduğum şeylerden biri budur.  *Bir şezlongun sırtımı sızlattığı ve benim üstünde sızmak zorunda kaldığım gün, tattığım o duygu her ne idiyse hayat boyu bırakmadı yakamı. Sırtım hep sızlıyor. *Süslü laflar yazıp insanları oyalamak, duygularıyla oynamak kolay. Ne edebiyat ne de sanat bu. Düpedüz dolandırıcılık.  ...

Nefes

 Bu yazıyı yazarken hayatımda gördüğüm en berbat dördüncü hocanın dersindeyim. Önümde bilgisayar açık (makaleleri bilgisayardan açmalıymışım deyu). Bir cümle kaç saniyede kurulur? Bunun cevabı bu kişi dinlenmeden verilmemeli. Ayaklarım fakülteye varmıyor çarşamba günleri. İki saat on beş dakikalık ders belki on saate bedelmiş gibi geliyor bana. İnşaat işçisinin on saat çalışmasıyla sahilde güneşlenen, denizin dalgaları şırıl şırıl kulağına gelen birinin on saati aynı mıdır? Ben bu derste o inşaat işçisiyim. Attila İlhan'ın "Cinayet Saati" isimli şiirini konuşuyor hoca. Karşısında ben hiç yokmuşum gibi. Oysa odada bir o bir benim. Tek öğrenciyim. Bilgisayardan öylece okuyor. Aheste aheste kuruyor cümlelerini.  1952 diyor. Adnan Menderes diyor, İkinci Yeni şiirinin öncüsüdür de derler diyor Attila İlhan için. Bilgisayardaki word dosyasından okumaya devam ediyor. Balıkçı Türküsü ilk şiiriymiş Attila İlhan'ın. Lise yıllarında şiir yazmaya başlamış. 2005'te vefat etmiş...

Nefes

 Şu sıralar içimde hep bir geçmişin acılarından alacaklı olma hâli... Affetme hususunda çok pintiyim. Birisi vakti zamanında bana büyük bir hata yapmışsa olmuyor, affedemiyorum. Kıskanılacak ne çok hayat var. Zweig'ın Amok Koşucusu 'ndaki doktor gibi hissediyorum kendimi. Öyle kötü niyetli öyle de birilerine yardım etme duygusuyla dolu kalbim... Asaf Hâlet'e dair bir makale yazıyorum henüz altı sayfa bile olmadı. Üretmek için okulların kapanmasını bekliyorum. Ev gibisi yok. Meskun bir mahalde olmadan abur cubur kabilinden şeyler yazmaktan öte bir şey yapamıyorum. Öyle şeyler düşünüyor ki insan ağızdan çıksa imandan olunur. Sabır... En acı ilaç.  Becerebilirsem Mansûr yazılarını bir kitap olarak çıkaracağım. Kitap işleri de sırf tanıdık işi...  Okumalıyım.

Nefes

 Burhan Sönmez- İstanbul İstanbul/ Onur Ünlü- Hesabım Var son zamanlarda elime geçen en lezzetli kitaplar. Lise yıllarımda hayatımdaki en büyük katkıda bulunan isimlerden biri Nergis hocaydı. İzini öyle kaybettim ki. Değer gören bir öğrenci olmak, hayatta en az başıma gelen şeydi ve bu hisse kapılmama o sebep olmuştu. Umarım bir yerlerde iyidir. Aklıma şu sıralar hep o geliyor. Asaf Hâlet'le ilgili bir makale yazıyorum. Kıvrana kıvrana... Dün dergimizin toplantısını yaptık. (Kelimeler Hareketi Dergisi). Ömür ve Kül'ü basmışlar. Hem de bir adet. Sergi için. Sonrasında lutfedip birkaç tane daha basacak ve yeğenimle bana göndereceklermiş. Tuhaf, elimi neye atsam yeşerir gibi hissederdim eskiden. Şimdi vahaya atsam çöle dönüyor. Hangi gölgeye otursam güneş oraya dönüyor.  Ellerine kıymık batsa, zelzele olmuş, tufan kopmuş, dünya yıkılmış gibi saatlerce ballandıra ballandıra anlatıyor insanlar. Benim dünyam yıkılmış diye anlatmaya kalkıyorum (ne budalalık bir başkasına dert açmak) ...

Nefes

 İstanbul. Pazar gecesi Samsun'a dönüş. Bir ay kadar sonra dönem bitiyor sanırım. Ev gibisi yok. Bir insan hayatının en önemli unsuru düzendir. Düzenin yoksa hiçbir şeye sahip olamıyorsun. Geçenlerde nasıl bu kadar üretken olduğunu sorduğum profesör öyle dedi, bir odam olunca ben de üretebilecekmişim minvalinde bir cümle. Akademik üretimlerde bulunmak istemiyorum. Kuru kupkuru bir dil. Ancak ilgi duyanının okuyabileceği (o da alıntı yapmak içindir) şeyleri üretmek mantıksız demiyorum hayır. Sadece o dili benimseyerek, o sahaya yönelerek, edebî bir dil bulup ardına düşmek gökyüzünü ciğerlerime doldurmak varken, bir kavanozun içinde sıkışıp kalmak istemiyorum hepsi bu. Eve gelmek nasıl rahatlattı beni anlatamam. Annemi de özlemişim. Paul Auster'ın New York Üçlemesi'nin birinci kitabını okuyorum Cam Kent.  Dili oldukça güzel. Leyla Erbil'in Ateş ve Bahçe 'sini de okuyorum bir yandan. Dili hiç içime sinmedi. Şiir damarı şu sıralar kuru. Felsefeye devam. Felsefe üç insan...

ederlezi

ederlezi, yalnız bir bayram olmak yaraşmaz sana bir isyan türküsüdür söylediğin missouri'ye gül atmak aklının ucundan bile geçmez bağıra çağıra çantalar fırlat boğaza ederlezi içleri akıl bulandıran birtakım söylemlerin sığınağı kalsın yapabilirsen ederlezi sıska ayaklı bir kıza yan gözle bakma hızırla ilyas yardımcın olsun bu da bizde bir türküdür gerçi hızır baharı beklemez bir başkası olur gelir hızır bir başkaldırı olur gelir hızır sıska ayaklı kıza da gelir otobüste yer vermekten utanan gence de hızır zürafa sokaktan geçmez ederlezi hızır zürafa sokağı temizleten valiyle oturup da çay içmez hayır ederlezi kimseyi yargılamak bana düşmez ama zürafa sokak yalnızca bir sokak değildir ederlezi bir ülkedir, bir idealdir, bir kandır damardaki bir ülkesindir ki ederlezi gemiden inen kovboy artıkları zürafa sokağından geçmez işte ederlezi o vakit yalnız bir bayram olarak kutlanmaz üstüne üstlük bir de bağımsızlık türküsü olur adın el salla bir aşka ederlezi sevdiğin kız içinde yaşar di...

MESELENİN A ve B'Sİ

İnsan, omzuna aldığı yük kadar yer tutuyor hayatta. Kiminin yükü bel çatırdatıyor, ki­minin yükü tüyden hafif. Herkesin yükü bir diğerine hafif gelirken yine herkesin yükü kendi­sini bir başkasıyla kıyaslamaya başladığı an gözüne iyice ağır geliyor. Herkesin yükü kendine zor geliyor. İnsan, karşılaştığı her zorlukla beraber bir mesele yle karşı karşıya kalıyor. Bu me­seleler çözülmesi gereken bir düğüm olarak görülüyor ilkin, insanın gönül tahtından hâl edil­mesi gereken zorba bir sultana dönüşüyor. Bunlar meselenin istenmeyen, omuzdan derhâl atılmalık bir yük olarak görüldüğü yerler. Bir de mesele gönüllüsü olmak var. Bir şeylerin yü­künü bile isteye almak telâşı… Edebiyat dünyasından (ya da bir edebiyatçının dünyasından) bir örneğe kulak verelim: “Dostoyevski Avrupa’da uzun müddet kalınca karısına şöyle bağır­mıştı: ‘Rusya’ya dönelim. Rusları unutuyorum…’” [1] Dostoyevski’nin Rusya’ya dönmeyi iste­mesinin, (bunun için karısına dahi bağırmasının) dahası Rusları unutmaktan kastının...