Ana içeriğe atla

Asıl galebelik içimizdedir.


 İyi ki bilmiyor kalabalıklar
 Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar...






 Yukarıdaki dizeler Üstad Sezai Karakoç'un, Yağmur Duası Şiiri'nden...
 Galebelik, yalnızlığa galebe çalınan yer; kalabalık.
Yalnızlık, lekesidir kimilerinin; ille de çitilenmesi, aklanıp paklanması gerektiğine inandığı...Kimilerinin yüküdür bir ömür, sırtlarından bir an olsun yere bırakmaya yeltenemedikleri.Garip bir sahiplenilişliği vardır yalnızlığın, garip bir cazibesi...Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boynuna astığı muskasıdır yalnızlık.
 Her bir kelimenin onu duyan yahut telaffuz eden insanın zihin dünyasında ifade ettiği anlam değişebilir. Şöyle demek de mümkün olur sanıyorum, her bir kelimenin çağrışımı insandan insana değişmektedir. Ruh hallerine, dünya görüşüne, inancına, kültürüne... bir çok etkene bağlıdır bu durum. 
Söz gelimi ''emek'' kelimesinin bir kapitalistin zihninde oluşturduğu anlamla, bir koministin bu kelimeye duyduğu saygı aynı mıdır? Hesap kelimesi, öte dünya inancını benimseyen bir bilinçle, ölünce her şeyin biteceğine kani birisi için aynı anlamamı gelir ?
Emekli maaşını,evini, arsasını bağışlayıp, son nefesini alıncaya/verinceye kadar kendisine bir huzurevinde bakılmasını isteyen bir yaşlının yalnızlık kelimesini duyduğunda hissettikleriyle, o toplantı senin bu toplantı benim dolanıp duran, başını kaşımaya vakti olmayan orta yaşlı bir iş adamının yalnızlık kelimesini duyunca verdiği tepki elbette aynı değil.
Oğuz Atay'ın, Tehlikeli Oyunlar kitabındaki bir sözü geldi aklıma:
'Kelimeler... kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.''
Peki mümkün müdür bir insanın yal(ı)nız kalması ?Asla.
Alıp başımı buralardan gideceğim diyene, o başı da yanında götüreceksen gitmenin ne anlamı var diye sorarlar. 
Asıl galebelik içimizdedir. Budur karnımızı ağrıtan.Yalnızlığı buram buram hissetmemizin sebebi onlarca sene içimizde biriktirdiklerimizdir.
Binlerce kere duyduğumuz sesin sahipleri, bizi bir bakışıyla mutlu edenler, bir sözüyle hüzne garkedenler hep bizimledir. Bedenlerini bir bir kendi ellerimizle gömmüş olsak da toprağa...
 Yerince, vaktince; yaptıklarımız/yapmadıklarımız, sevdiklerimiz/sevmediklerimiz... birikiyor içimizde. Bir an kendimizle başbaşa kalsak aklımıza üşüşüyor bütün bunlar. Galebe çalıyor biraz olsun sessizliği arzulayan beynimize.
O kalabalık bizimle beraber gömülür toprağa, hesabımızı onlarla birlikte veririz.
Çünkü insan tek başına kalabilir ama asla yalnız kalamaz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...