Ana içeriğe atla

Nereden Başlamalı ?


Âyînesi işdir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe’i aklı eserinde





(Ziyâ Paşa) 





Bir gün Müslüman bir genç, câmii çıkışı hocaefendinin önünü kesip, hocam size bir soru sormak için durdurdum yanlış anlamayın diyerek başlar söze…
Dikkat kesilir  hoca efendi ve genç başlar anlatmaya;
Hocam babamdan işitmiştim ki Şam ilinde on üç kız kardeş en büyüklerine haset etmişler, onu bir göle atmışlar, bunu duyan anaları ardından günlerce ağlamış. Bu kıssayı her yerde anlatıyorum size bir danışayım dedim hatalı bir yeri varsa düzeltin rezil olmamayım…
Hoca efendi şaşkın gözlerle nereden başlayacağını biraz düşünüp başlamış gencin anlattığı kıssayı düzeltmeye;
Evladım Şam değil, Kenan iliydi, on üç değil on ikiydiler, kız değil erkektiler, en büyüklerini değil en küçüklerini, göle değil kuyuya attılar, anaları değil babaları, günlerce değil yıllarca ağladı.Yazıya böyle bir hikâye ile başlamaya kendimi mecbur hissettim…
Hata değil hatalar, günah değil günahlar varken tevhide(birliğe) inananların, (kesretle) çoklukla dertlerini temsil makamında bir hikâye ile…
  Toplumun sorunlarını hangi şubesinden ele alırsak alalım, nereden başlayacağımızı şaşırıp hiçbir yere çözüm bulamadan ortada öylece kalmaktan başka bugünün gencinin gâma değer hangi yükü var ?Nereden başlamalı ev, sokak, cadde, ilçe, il… Nereden ? 





***





Evvelemirde  başlatacak biri… bir ADAM…(Adamlığın cinsiyet değil şahsiyet meselesi olduğunu unutmadan.)
Yani ilk müteharrik, ilk (HAYDİ !) nidasını atan, ilk dokunan sevgi görmemiş gönüllere sevgiyle...
  Öyle ya elinizde bir kibrit çöpü olmadan dağlar kadar yığılmış odunları da, kömürleri de yakmak ne mümkün…   
Başlanacak yeri ararken ömrü aramakla tüketip başlayamamak da ayrı bir çile elbette…
Oturduğumuz yerden yalnızca tenkit etmekle, yapılan işlere burun kıvırmakla bir yere varamayız…
Düzeltmeyi de ille birinden bekleyemeyiz, beklememeliyiz…
Bizim yapamayacağımızı yapacak olan kişinin bizden farkı ne ?!
                                                          *       *        *Veliler neyse ki onlar var…
Büyük bir veliye atfedilen bu söz düsturumuz olsun bu noktada ;''Aramakla bulunmaz ammaBulanlar ancak arayanlardır…''
Aramak, arayan, aranılan…
Tunuslu yönetmen Nacer KHEMİR’in beyaz perdeye aktardığı çöl üçlemesi (Çöl İşaretçileri, Kayıp Güvercin Gerdanlığı ve Bab’aziz)
Arayalım peki ama neyi ?
Sualini sinelerinde taşıyanlara bir rehber olabilir.
                                                       *    *      *İş bunca sözün ardından son cümlemizde malumu ilam sadedinde İbn’ul Vakt bir derviş(!) edasıyla ortaya çözüm teklifi sunmaktan niçin imtina edelim ?
İmdi her şeyin başladığı noktaya geri dönerek bir kum tanesi de  biz taşıyalım dalgaların gelgitlerle aparıp durduğu kum tepelerine…
Kendimizden başlamak…
Öyle ya…
Varılacak olan en son yere kendimizden geçerek varabiliriz ancak.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...