''1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur. Biyografim bu kadar.''
Yukarıdaki cümleler Şair Cemal Süreya'ya ait, seneler önce katıldığı bir TRT programından. Bu cümleleri kurduğu konuşmasını açıp açıp izlemek ve her seferinde yeniden hayretler içerisinde kalmak garip bir hazla birlikte,derin derin düşündürüyor beni.
*
''.. Bu hastalık hâli bende kronikleşti ve yaklaşık iki ay devam etti. Bu süre içinde her şeye şüpheyle yaklaşıyor; fakat bu hâlimi ne sözlü ne de yazılı olarak kimseye açmıyordum.
Nihayet Yüce Allah beni bu hastalıktan kurtardı. Vicdanım eski sağlıklı, dengeli hâline yeniden kavuştu. Eskiden olduğu gibi zorunlu aklî bilgileri, güven ve kesinlik üzere, kabul edilir ve güvenilebilir görmeye başladım.''
Yukarıdaki cümleler ise İmam-ı Gazzâlî'nin otobiyografik eseri olan,'' el- Munkız mine'd-Dalâl/Dalâletten Çıkış Yolu'' ndan...
İnanmanın, hakikâtin ne olduğunu, şüphecilik deryasında yüze yüze sonunda Teslimiyet Adası'na sığınarak bulan ve nefes alan büyük âlim, Gazzâlî...
***
Büyük ruhlu adamların, gölgeleridir huzursuzluk. Güneşi hiç aldırmayan, boyları her zaman yansıdıkları kişiden büyük kara gölgeleri...
Onlar, huzur deyû avamın peşi sıra koştuğu eyyamcı ruhlara mahsus işlerle uğraştıkları an ölürler.
Nietzche'yi;44'ünde delirten, İsmet ÖZEL'e 40 yaşına kadar intiharı düşündürten, Necip Fazıl'a; Paris Sokakları'nda yapışan ve demir düğmelerle görünmeyen ellerle iliklenen bohem gömleği, C. Süreya'nın, Gâzzâlî'nin huzursuzlukları hep aynı sebepten;
Varoluşlarını anlamlandırma çabası...
Akıllarıyla giriştikleri ve sulhû olmayan bu savaşa bir son verme isteği...
Akıl, bağlamak anlamına gelir, tehlikeli yahut uçurum olan bir yerde devenin çökmüş vaziyette kalmasını sağlamak için bağlanmasına, Araplar akıl demişler.
Aklın içinde, bağlarını koparan ve sağa sola tepine tepine koşan varoluşsorunu levhâsını boyunlarında gezdiren develer... Bağlanmadıkça sahibine ızdırâp veren tarifi zor acı...
Elest Bezmi'nde verdiğimiz sözü, Belâ dediğimiz demi yeniden hatırlayarak dindiriyoruz kimimiz bunu. Bu geminin su almadan bizi karşı kıyıya götüreceğine şeksiz ve şüphesiz inanarak.
Kimimiz gemiye ihtiyacı olmadığını söylüyor, kendi başlarına yüzerek kıyıya ulaşıp dikecekleri ağaçların gölgesinde bu yakıcı duygudan korunabileceklerine, nefes alıp verebileceklerine inanıyor.
Yazık... daha bir kulaç atmadan dibe batıyor böyle olanlarımız. Her zaman, almasak ölürüz dedikleri nefeslerini bu kez vermezlerse öleceklerini anlıyorlar, kim bilir belki de son anlarını bu tezata bir anlam yüklemeye çalışarak geçiriyorlar.
***
Huzur, huzursuzluktadır.
Gözlerimizi kamaştıran mimari yapılar, o güzelim tablolar, bizi kahkahaya yahut hüzne garkeden filmler, elimizden bırakamadığımız kitâplar, gözlerimizi uzaklara baktıran şiirler... hepsi istisnasız hepsi huzursuz adamların eseridir ve onlar yalnızca ortaya bir şeyler koyarak bir nebze olsun huzur duygusu nedir tadabilirler...
Onlar varoluşlarına, yalnızca kendisi için var olanı diğer insanlar içinde görünür kılma mücadelesiyle bir anlam yükleyebiliyorlar.
Ve biliyorlar ancak böyle var kalabileceklerini.
Yorumlar
Yorum Gönder