Ana içeriğe atla

Muhayyilem


                                                                 I.
Bir ölünün ayakkabılarını giydim çıkmak için yola
Sadaka-i cariyeydi.
Münâdinin kulaklarımı tırmalamasına hiç ihtiyaç duymadım.
Birinden fısıltıyla da olsa bir ses işitmedim.
Küpelerinin incilerini hangi denizden çıkarmışlardı
kaşların hangi kopuk telli kemana benziyordu
boyun hangi kör hattatın titrek elleriyle çizdiği elifi andırıyordu
Bakışlarını taşıyan ok, aksak Timur’un hangi
askerinin yırtık sadağından ıslık çalarak çıkmıştı, bilmiyordum.
Medyen’li iki genç kızın ürküntüsünü giyen sendin.
Aramaya on dokuzuncu yüzyıldan beri vaktim yoktu.
                                                                II.
Yola erken çıkmalıydım
nazar ber kadem bir derviş edasıyla
bakmadan sağa sola edibâne yürümeliydim,
tez olmalıydım.
Mağarada Platon’un bağını çözdüğü esir bendim.
Danton’un ölmeden evvel celladına dönüp
giyotine vurduktan sonra başımı  kaldır ve halkıma göster
çünkü o buna değer dediği
birisi teşhis eder
boyunlarını bir bir ustalıkla vurduğum mevtaların
intikamını almaya azmeden
bir yakını görür diye maskesini söküklerden
titizlikle arındıran cellat bendim.
                                                               III.
Elimi tut, elimi tut sarsıyor rüzgar gergin derimi
artık hissetmiyorum göğe kalkan ellerimi
insanlar adımlarını üzerime atıyor
aya bakmaya yüzüm tutmuyor
tütmüyor bacaları kartpostallardan seyrettiğim evlerin
kirletmiyor kömür isleri gökyüzünü
savaşlar bunun için verilmedi mi ?





                                                               IV.
Göğüdelen binaların çehresi Haman’ın yaptırdığı kuleyi andırıyor.
Çağdaş firavunlar, Musa’ya yüzmeyi öğretenin Allah olduğunu bilmiyor.
Şehre koşarak gelen adamın, halkına acıdığından
haberi yok Kitâb’ı duvara asanların
Zerdüşte buyurtan Nietzsche
bıyıklı müsteşrikler kadar.
Ey !
elindeki yarım hurmayı cennete perde gören
kütüphanenin tozlu raflarından hayatımıza gel.
diyen de bulunmamaktadır.
                                                               V.Aramaya hala vaktim yok,yol bitmeye meyyal değil.Odadaki ışıltılı avizenin aydınlattığı kadar gözümün gördüğü dünyaMaduro’ya oy vermeyen Venezuela’lı kadar yabancı banaMuhayyilem.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...