Ana içeriğe atla

Tevâzu, Mümin Libâsıdır.


 Mütekebbirlere kibr etme tasadduk gibidir. Zâlime cevr ü ezâ kılma ibâdet gibidir.Yukarıdaki beyit, On yedinci yüzyıl şairlerinden Nâbî'ye  ait. Bugünkü Türkçe ile manası üç aşağı beş yukarı şu şekilde:Kibirli olana kibirli davranmak sadaka gibidir.Zâlim birine eziyet ve sıkıntı vermek ibâdet gibidir.Bu yazı boyunca beyitin tamamını tahlil etmeyip, yalnızca ilk mısranın üzerinde durmaya çalışacağız.Nâbî ilk mısrada, Efendimiz Aleyhisselâm'ın ''Kibirliye karşı kibir, sadakadır.'' hadisini iktibas eder. Bu hadis müslümanlar olarak bizi, özellikle içerisinde bulunduğumuz dönemi göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekirse son derece ilgilendirmekte ve bir duruşa davet etmektedir.Tevâzu, ancak ehlinin yanında erdemli ve taktire şayan bir tavırdır. Bu duruşun neye tekâbül ettiğini anlamak pâyesinden nasibi olmayanlar tevâzu sahibi insanları pek çok sıfatla tanımlarlar. Toplumda silik bir insan olarak görülmekten tutun da başına vur ekmeğini al deyimine kadar söylenmedik söz bırakılmaz böyleleri için.Efendimiz'in bizi davet ettiği duruşa somut birkaç örnek olarak belki şunlar gösterilebilir: Bir siyaset adamının, halkını temsil etmek adına bulunduğu bir toplantıda karşısındaki insanlar vücut dilleriyle hangi üstünlüğü kurmaya ve bu yolla karşısındaki kişiyi(dolayısıyla halkını) küçük düşürmeye çalışıyorlarsa, aynıyla mukabele edilmelidir. Bulunduğu konum itibariyle, karşısındaki insandan üstün olduğunu cümleleriyle, davranışlarıyla göstermeye çalışan birisine karşı aynı ciddiyetle karşılık verilmelidir. Birisinin elde etmiş olduğu mal ile yoksul bir kimseye buyurgan bir eda ile cümleler kurmasına, el pençe divan durularak değil dik omuzlarla cevap verilmedilir. Okumuş olduğu kitâplardan aldığı yahut bir hocanın rahle-i tedrisâtından geçerek elde ettiği ilmi, avama karşı üstünlük kurma niyetini taşıyan kişiye, ederi kaç akçeyse o verilmelidir.  Tevâzu müminlerin kendi aralarında hak ettiği değeri görür. Bu sebeple iki müminin kendi aralarında konuşacakları en güzel dildir.Şunu da ifade etmek gerekir sanıyorum, yapılan olumsuz bir davranışa sessiz kalmak, engel olmamak, temsil ettiği değerlerle alay edildiği taktirde dut yemiş bülbüle dönmek kişiye tevâzu  sahibi olduğunu değil, korkak olduğunu hissettirmelidir. Unutulmamalıdır ki bu dinde köle Bilâl' de (r.anh) zengin Ebubekir(r.anh) de namazda yan yana saf tutmuşlardır.Kur'an-ı Kerim'in tamamını hıfz eden Hz. Ali de Kur'an-ı Kerim'in tamamı nazil olmadan şehit olan Hamza da (r.anhum) cennetle müjdelenmişlerdir. Ve unutulmamalıdır;Kibir, şeytan; Tevâzu, mümin libâsıdır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...