Ana içeriğe atla

Hanım Hey! (II)


 DedeKorkut söylemiş:
 Allah Allah demeyince işler düzelmez, kâdir Tanrı vermeyince er zenginleşmez. Ezelden yazılmasa kul başına kaza gelmez, ecel vakti ermeyince kimse ölmez...
 Kara eşek başına gem vursan katır olmaz, hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz... 
Eski pamuk bez olmaz,eski düşman dost olmaz...
Torun Korkut bir daha söylemiş:
 Dedemin sözleriyle başladım yazıya, bereket olsun...
 Bereket, sayısı olmayan çokluktur.
 Mustafa Kutlu'nun beni en derinden etkileyen eseri Ya Tahammül Ya Sefer kitabıdır.
 Kendimi en çok o hikâyede hissediyorum bu yazıyı yazarken.





Oysa ne güzeldi; önce refîk sonra tarîk diyerek nefes alıp vermelerimiz.
Ne iktisattan, ne jeolojiden, ne ihracât ne de ithalâttan anlıyorduk.
Kumaş mendile nedendir bilinmez büyük bir önem verenimiz...
Kasiyer kızdan para üstünü alırken yere bırakmasını rica edenimiz...
Cebindeki bütün parayı gelecekte ümmeti kurtarmak adına kitâba yatırıp, gelecek ayı zor getirenlerimiz vardı.
Ne petrol rezervlerinin öneminin farkındaydık, ne doğalgaz hatlarının hangi ülkelerden geçtiğini biliyorduk ne de Bosna'da katledilen müslümanların toplu mezarlarını mavi kelebeklerin bulduğundan haberimiz vardı.
Pazartesi ve perşembeleri Efendimiz'den bize yadigâr kabul ediyor,  haftanın bu iki günü akşam ezanlarına daha bir kulak kabartıyorduk...
Haftada yalnızca  bir gün rahlesine diz çöktüğümüz veli zâtın sohbeti öbür haftaya kadar ayık tutuyordu beş duyu organımızı...
 Bir kişinin bile müslümanlara olan ön yargısını yıkmak için kan çanağı gözlerle uyanıyorduk ertesi sabaha, sesimiz kısılana kadar anlatıyorduk.
Öyle ya ne menfaatçilikten anlıyorduk, ne siyasi işlerle ilgilenen büyüklerimiz,yanımızda demir ticaretini yalnızca kendi partisinden olanlarla yapacağını anlatıyorlardı içi bilmem ne kürkünden paltolarının içerisine sakladıkları göğüslerini gere gere...





Biz namazlardan sonra dua ediyorduk.
Gündelik konuşmalarımız Suriye, Filistin, Irak,Doğu Türkistan başta olmak üzere ümmet coğrafyasındaki müminlere el uzatmak üzerineydi.
Bu ülkelerden birine dair bir haber düştüyse ekranlara,telefonlarımıza ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi davrananlarımıza sert çıkıyorduk. Gönül kırıyorduk.
Kâbe'yi yıkmaktan daha büyük günaha giriyorduk...
Vay ola birinin yüzünde gülücük görsek, ok saplanıyordu kalbimize, nasıl diyorduk nasıl o da  bizim gibi hissetmez ?
Maç seyredenlere galiz küfürler etmesek de  basıyorduk kalayı.
Küfrün, kâfir kelimesiyle aynı kökten olduğunu biliyorduk.
Günahtı.
Torun Korkut yine söylemiş görelim hanım ne söylemiş: 
 ...
Hanım Hey!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...