Ana içeriğe atla

Hanım Hey! (III ve dahi son)


Bu yazı Hanım Hey! başlıklı son yazım.
 İlk yazımda civcivlerin ölülerine yapılan muameleden bir kimlik inşasının temelinin atılacağına, ikinci yazımda da ölü civcivlerini çöp torbasına koymayı tercih edenlerin değil, toprağa Subhâneke'lerle uğurlayanların(en azından kendi çevremde görebildiğim) akıbetine dair bir şeyler karalamaya çabaladım. 
 Bu topraklarda yaşayan vatan çocuklarının inanç,örf ve adetlerini öğrenebilecekleri Dede Korkut Hikâyeleri' nin anlatıcısı kabul edilen Korkut Ata'yı hatırlatmak adına Torun Korkut isminde hayâli(!) bir karaktere yarım yamalak sözler söylettim.
                                                                    Ufak şeylerden bahsetmek istedim, efelik yapmak, hamâset kasmak gibi bir amaç gütmeden...
                                                              ...
 Henüz ilkokuldaydım sekiz sene okuduğum okulda, girdiğim yüzlerce saatlik derste öğrenemediğim şeyi bugün 24 yaşında olan ben geçmişe şöyle bir dönüp bakıyorum da birazdan anlatacağım kişiden öğrenmişim...

 Kişi... very important person/VIP (çok önemli kişi) fakat onun önemi/değeri bindiği lüks arabalardan, makam mevki sahibi oluşundan, has deriden yapılma şişkin cüzdanından ileri gelmiyordu(ne yalan söyleyeyim bu saydığım şeylere sahip olup olmadığına dair en ufak bir fikre sahip değilim.)

 Başında günahsızlık timsâli beyaz sarık, elinde Musâ Nebi'nin elindekiyle aynı ağaçtan yapılmış olsa gerek asfalttan omuzlarına kadar uzanan bir âsâ, üzerine hemen oracıkta vefat etse ve sarılıp sarmalansa kefen olabilecek kadar kumaşa sahip beyaz bir cübbe, belinden lastikli olsa gerek beyaz bir şalvar...

Okulumuzun bahçesine gelir, ayağında sandaletiyle bütün bir Yunan'a agorada hitap eden ve baldıran zehrine mahkum edilen Sokrates...

 İsâ Nebi'nin elçilerini öldürmeye azmeden Karye Halkı'na, şehrin öbür ucundan koşarak gelip:
'Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun...) diyen ve şehit edilen Habib-i Neccar...
Fransız İhtilâl'inden sonra dava(!) arkadaşları tarafından giyotine gönderilen ve celladına dönüp:'' Başımı kopardıktan sonra kaldır ve halkıma göster... çünkü o buna değer.'' diyen Danton...
gibi.
Vakarlı bir duruşla...
''-İslâmbooool, İslâmbooool... buralar hep İslâmbol idi ne hale getirdiler...''

 diye haykırıyordu...
 Biz o yaşlarda deli zannediyor,kaçıyorduk bir kenara...
 Seneler sonra bir tanıdığımdan öğrendim onların okuluna da gidermiş.

Meğer okul okul dolaşırmış...
Bugün o dedeyi tanıdığım en akıllı insanlardan sayıyorum. Rol modelim(!) o dede...
Bir derdi vardı... sanmayın amacı okul müfredâtını beğenmemek, öğretmen öğrenci ilişkilerine dair müdürle bazı mülâhazalara girişmek, bürokratların yanlış politik adımlarını eleştirmek nev'inden ucuz işler olsun.
O mesûliyetten kurtulmanın derdindeydi. Sıra sizde şimdi diyordu sanki, ben attım sırtımdan o yükü...
 
Büyük Doğu Mimarı'nın, Destan şiirindeki:
Durun, kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:Durun,durun bir dünya iniyor tepemizden,Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden.
dizelerini lisân-ı hâl ile yaşayan O Dede'ydi.
Tahminim o ki bu vakte ermemiştir ömrü, elbette kâdir Mevlâ bilir.Vefat etmiş ise rahmet olsun...
Dedem Korkut son kez söylemiş görelim ne söylemiş:
 Derlesin toplasın Günahınızı Adı güzel Muhammed Mustafa yüzü suyuna Bağışlasın hanım hey!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...