Ana içeriğe atla

Kaht-ı Rical


 Osmanlı'nın son yüz elli yılında geleceği düşünen her ayık bilinç yakarış cümlelerinin başına bu kavramı getiriyordu desem hata etmiş olmam sanıyorum.
 Kaht-ı rical, adam yokluğu...
Eli kalem tutan âlimler ve doğru adım atan devlet adamları azaldıkça en çok kullanılan tabir...
Fakat yazımda bu ifadeyi yalnızca iki sınıfa irca etme taraftarı değilim.
Kuraklık yalnızca toprağı verimsiz kılmıyor.Kuraklık kelimesini yalnızca emekçi çiftçi kullanmıyor artık.Kendimizde, evimizde, çevremizde... her yerde hışırtılı bir sesle kırılacak kadar kuruyoruz.
Senet sepet işlerine bulaşmadan ticaret yapamamaktan, bir müminin diğer bir mümine verdiği sözün mürekkepleri ellerine bulaşa bulaşa imzaladıkları kağıttaki yapmacık figürler kadar değerinin kalmamasına, sırrımıza bir ömür hamallık edecek dost bulamamaktan, kapımızı kilitlemeden başımızı yastığa rahatça koyamayacağımız câmiiye bitişik evlerimize kadar...
Çıtır çıtır kırılıyoruz... Bir elle tutulur olmayalım, hemen oracıkta ufalanıyor parmakların arasından akıp gidiyoruz.
Hangi kapı tokmağına el uzatacak olsak, tokmak elimizde kalıyor.
Soğuk bir selâma bile hasret kaldığımız nice günleri bölecek boğuk bir ses bile duyamıyoruz çoğu zaman.
Hapşırınca sünnet üzre ''yerhamükAllah'' diyecek birini ? 
Bu suâle ,Dostoyevski'nin Yer Altından Notlar kitabında sık sık tekrarladığı ''hahha'' gülüşünü bırakıyorum acı acı kötü bir cevap olarak...
Söz buraya kadar gelmişken abdestimi baştan alayım, aranılan ''râcül/adam'' benim iddiasında değilim, kol kırılır yen içinde kalır dediğimiz bu mevzuların o kolu kangren ettiğini söylemeye çabalıyorum. Görmezden geldiğimiz her şeyin artık gözbebeğimizle bitişik olduğunu söylemeye...
 Ekonomi,iktisat,siyaset,eğitim,sanat... Antropoloji,jeoloji,tipoloji... daha bilmem kaç alanda olan aksaklıklardan bahsetmeye hiç niyetli değilim. Söylemekten niçin imtina edeyim bu mevzulara değinen, beylik laflar etmeyi maharet bilenlerin amiyane tabirle mala davara faydalarının olduğunu da hiçbir vakit görmedim...
Küçük şeyleri, değersiz gördüğümüz şeyleri yitirdiğimizden ibaret görüyorum başımıza gelen/gelmeyen her şeyi... Onları fark ettiğimiz an.Kaht-ı rical kavramını kullanmamıza gerek kalmayacak.
Cemil Meriç hakkında yapılan bir belgeselde anlatır şu hikâyeyi Erdal Beşikçioğlu :
Pers imparatoru Kambis Mısır seferine çıkarken zaferinden emindi. Çünkü bütün kâhinleri ittifak halindeydi.
Zühre yıldızı" demişlerdi hep bir ağızdan; "İmparatorun burcuna girdi." Mısır'ın fethi yakındı.
Öylede oldu. Kırk gün kırk gece sürer Nil'in yanı başındaki savaş. Ve Mısır düşer.Ama önceden müjdelenmiş bu fetih acımasız Pers İmparatoruna kâfi gelmez.
Merkiz kalesinin önüne bir otağ kurdurur ve mağlup Mısır Kralı Kısa melutu huzuruna çağırtır.Amacı bellidir mağlup kralı daha da aşağılamak.
Muzaffer Pers alayları otağın önünden geçer önce. Ardından mağlup Mısır ordusunun Generalleri; başları önde ve yüzlerinde horlanmanın utancı. 
Generalleri öteki rütbeli askerler izler süngüsü düşmüş mısır ordusunun sefil artıkları... Hangi Kral bu utanç verici manzara karşısında aşağılanmanın ezikliğini duymaz ki. Oysa Mısır kralı yüzünü kırpmamıştı öylesine gururludur öylesine soğukkanlı. Perişan bir halde önünden gecen ordu sanki kendi ordusu değilmiş gibi. Sonra kralın sevgili kızı Mısır prensesi geçer otağın önünden beş paralık bir cariye kılığında. Pers ordusunun çirkin bir aşçı yamağı saçlarından tutup sürükler prensesi. Bunu gören Mısır ahalisinin acı çığlığı yeri göğü inletir. Hangi yürek o güzeller güzeli prensesi böyle bir düşmüşlük içinde görmeye katlanabilir? Fakat Mısır kralının kılı dahi kıpırdamamıştır. Bir aşçı yamağının cariyesi olan kız sanki kendi kızı değilmiş gibi. Az sonra kralın biricik oğlu veliaht prens geçer otağın önünden... Kolları bağlı ayakları prangalı, iki yanında dağ gibi birer Pers askeri darağacına doğru sürüklerler veliaht prensi ve hemen oracıkta idam ederler. Fakat kral kılını bile kıpırdatmaz. Az önce idam edilen oğul sanki kendi oğlu değilmiş gibi...Sonunda hizmetçisi geçer otağın önünden. Mısır kralı yerden yere atar kendisini. Hizmetçisini zincire vurulmuş görünce acımasızca yumruklar göğsünü, dövündükçe dövünür, iki gözü iki çeşme... Pers İmparatoru hem memnundur bu manzaradan hem de hayretler içindedir... 
Ordusunu, kızını, oğlunu, ülkesini, her şeyini kaybetmiş kral soğukkanlılığını korurda; maiyetinde en değersiz kişinin hizmetçisinin perişanlığını göründüğünde böylesine yıkılmıştır ?
NEDEN ? "
 Çünkü insan en değersiz şeyini kaybedince her şeyi kaybettiğini anlar. "


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...