Ana içeriğe atla

Bir Fıçın Var Mı ?






Makedonya Kralı Philip'in ölümünün ardından tahta geçen,oğlu İskender, yapılan kutlamada civardaki bütün ünlü şahısları ve düşünürleri görür fakat Sinoplu Filozof Diyojen'i göremez. Bunun üzerine koyulur yola ve fıçısının içerisinde oturmakta olan Diyojen'i bulur ve sorar:
-Bir isteğiniz var mı ?
ve Diyojen o ünlü sözünü söyler:
-Gölge etme başka ihsan istemem.

 Rivayet oldur ki Diyojen ömür boyu bir fıçının içerisinde yaşamış. Diyojen... hani şu elinde gündüz vakti fenerle dolaşırken kendisine ne aradığını soranlara :

-İnsan arıyorum.İnsan... 
cevabını veren Antik Yunan filozofu...

 Bu yazı boyunca Diyojen güzellemesi yapacak değilim elbette. 

Bugün Müslümanların önünde durduğuna inandığım başlıca en büyük sorunu yazmaya niyetliyim.
Omurgasızlık... 
Evet evet bizi sürüngen hayvanlara benzemekten alıkoyan omurgamız. Bizi dik tutan...

Bu sıfatı bir insanda şahsileştir derseniz benim aklıma ilk isim olarak; Yahuda İşkaryot geliyor, hani şu İsâ Peygamberi 30 dirhem gümüşe ispiyonlayan...


Eskilerin hikâyeleriyle yer yer övünüp, kederlenip, teselli oluyoruz. Bazen derin iç çekişler ve keşkelerle söylenip duruyoruz, keşke diyoruz keşke onlarla beraber, o zamanlarda yaşasaydık.


Bugün hiç iç açıcı gelmiyor bize, bugünü hep karanlık görüyoruz. Bir mum ışığı, yağı tükenmeye ramak kalmış bir kandilin cılız ışığı da olsa geçmişteki onu, o günü, o şartları sahipleniyoruz.


Ben unumu eleyip, ipe serdim sözünün teşekkül etmiş hâli gibi davranıyor kimimiz.


Korkağız, mızmızız, üşengeciz, benciliz gibi kelimeleri vebalı addediyoruz, yalnızca sözlüklerde anlamlarıyla birlikte tozlu raflarda duruyor bu kelimeler, ağzımıza bile almıyoruz.


Feridüddin Attar'ın Mantıku't Tayr'ında, Simurg'u bulmak için yola çıkanların, serüvenleri boyunca bahaneler bularak, dalında durdukları ağacın bir an evvel mevsiminin geçmesini arzulayan yapraklar gibi dökülen kuşları rol model kabul ediyoruz. 


En ufak bir zorluk çekmeye görelim, gözyaşları içinde dinlediğimiz kızgın kuma yatırılıp, üzerlerine kızgın kayalar konan sahabeler aklımıza bile gelmiyor...

Mus'ab'ın, kefeninin bütün vücudunu örtmediği kalbimizi sızlatmıyor artık.

Ben yine abdestimi baştan alayım, bu saydığım hoşnutsuz durumların içerisinde yokmuşum gibi değil, tam ortasına kendimi koyarak yazıyorum.


Şu modernizm dedikleri modern din(!) neyi buyuruyorsa, efendimiz diyen kullar olarak el pençe divan duruyoruz. 

Şöyle seveceksin diyor, kırmıyoruz.
Şunu giyeceksin diyor, peki diyoruz.
Bu çağda bunlar olmaz diyor, hak veriyoruz.
Giymediğimiz yedinci ayakkabımız niye var sorusundan tutun, neden yabancı bir kadınla/erkekle tokalaşmamam çağ dışı olarak bana yutturuluyor diye düşünmüyoruz.
Firavun yalnızca tefsirlerde okuduğumuz, televizyon dizilerinde seyrettiğimiz göz kapakları boyalı, beyaz entarili, yılan asalı, kel amcalar sanıyoruz.
Kravat takan Amerika Başkanı, yüzbinlerce masum öldüren Esedler, filan âlimimizin tefsirinde ismi geçmiyor diye midir ne hikmetse, bugünün Firavun'u bu heriflerdir diyemiyoruz.
Takım elbiseleri, fondotenle beyazlatılan yüzleri böyle düşünmekten alıkoyuyor bizi(!?)
Bir Diyojen olup sığınacak fıçımız var, İslâmî bir literatürle söylemekten niçin imtina edeyim, hamdolsun başımızı sokacak bir fıçımız var diyebilmeliyiz.
Çağın dışında görülmek, en fiyakalı vasfımız olmalı.
Azla yetinmeyi bilmeli, çoğu israf görmeliyiz.
Ecelimizin hangi vakit olduğunun yazıldığını ve kalemin kırıldığını bilmeliyiz.
Evet korkusuz olmaktan bahsediyorum...
Çünkü korkuyorum; anamız, babamız sana feda olsun deyû söylediğimiz Efendimiz'in davasından dönmesi için kendisine teklif edilen, devlet başkanlığı, güzel kadın, servet... bize sunulursa reddedip, gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz cevabını verip veremeyeceğimizi bilmiyorum.
Ve yalnızca soruyorum, evvela kendime, sonra sana ey okur!
Başını sokabileceğin, bir fıçın var mı ?
Önünde kimsenin gölge etmemesini isteyebileceğin bir fıçın ?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...