Ana içeriğe atla

Sır


  Ey Oğul!
 Nasihat vermek kolay, zor olan, onları kabul etmektir. Çünkü nasihati kabul etmek, nefsine uymuş kişilere tatsız gelir.
...
 Ey Oğul!
 İstediğin kadar yaşa, nasıl olsa bir gün öleceksin; dilediğini sev, nasıl olsa bir gün ondan ayrılacaksın ve dilediğin şeyi yap, nasıl olsa bir gün bütün yaptıklarının hesabını vereceksin.
 Yukarıdaki cümleler İmâm-ı Gazzâlî'ye ait. Dilimize Ey Oğul olarak çevirilen kitabından, bir öğrencisine yazdığı nasihâtnâme türünde sayabileceğimiz o güzide eserden...
 Nasihâtnâmeleri de ,başından geçen bütün badirelere geri dönüp baktıktan sonra olanlarda bir hayır olduğuna inanan insanları da dinlemeyi oldum olası severim.
Adem Baba'dan bu güne değin yeryüzüne gelen bütün nev'-i beşerin  üç aşağı beş yukarı aynı meselelerden imtihan olduğuna inanırım.
Benim ayağımı şu üzeri koyu yeşil yosun kaplı kaya kaydırdı,burktu ve düştüm.
Dikkat et basma! gibi bir uyarı kabul ederim.
 Bir baba ne vermeli oğluna ? Ya da bir anne neyi öğretmeli gece yarıları ağlaadığını duyar duymaz yüzlerce kez uykusundan feragat edip kucağında sarıp sarmaladığı yavrusuna ? 





 Bunun cevabını masamın üzerinde durmasını dahi bir nasip saydığım Yusuf Nâbî'nin, yedi yaşındaki oğlu(  98. beytindeki hitâp şekliyle ''babasının canı olan'') Ebu'lhâyr Mehmed Çelebi 
için yazdığı Hayriyye (kulaklarına bir küpe olsun diye ve sana akıllıca bir sermaye olması için... 92.beyit) dediği eserindeki 344. beytinde gelin hep birlikte arayalım;
     Ara bul kendüni kim kimsin sen
    Ta sana ola dü âlem rûşen
(Kendini ara,bul! Sen kimsin? Kim olduğunu idrak et ki iki âlem sana apaçık görünsün.)
 Efendimiz Aleyhisselam'ın hadîs kitaplarında ''çocuk, babasının sırrıdır'' sözü geçer. 
 Ne büyük hikmet ! 
Geçenlerde Friedrich Nietzsche'nin, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında, yukarıdaki hadîsle birebir uyuşan cümlesini okuduğumda çok şaşırmıştım.
 Nietzche, düşüncenin çocuğu... şöyle diyor: 
''Babanın gizlediği şey, oğlunda çıkar açığa; çoğu kez, oğlu babanın açığa çıkmamış sırrı olarak görmüşümdür ben.''





  Yazık... Bugün ne talebesine oğlum diye hitap edip, ayağı kaymasın diye uğraş veren âlimlerimiz,
ne de Allah'ın emaneti çocuklarına ne yapmaları gerektiğini söyleyebilecek yetkinlikte babalarımız var.





Nasihât yokta ne var peki hayatımızda ?
 Bize diri diri yutturulan siyasi dolmalara, ensemizde boza pişirmeye azmeden modern kravatlı firavunlara, kuyuya ihtiyaç duymadan bir avuç suda Yusuf'larımızı boğan dere sahiplerine karşı durabileceğimiz ne var ? 
Sırlarımızı tutacak kulak sahiplerini elekten elli kere geçiriyoruz da sırrımız olan çocuklarımızı kimin eline teslim ediyoruz ?
Ey Oğul! hitabını duyabilecek kimsemiz kalmadıysa eğer, başımızı kitaplara okşatmaya devam o halde!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...