Ana içeriğe atla

Delilik bu çağda ne büyük rütbe! (I)


 Bu yazıları niye yazıyorum? Sait Faik ''yazmasam deli olacaktım.''  demiş, ben de yazmasam deli mi olacaktım ?Ellerinin arasına bir avuç kar alarak eve koşa koşa giden çocuk gibiyim.Bir farkla ki başıma gelecek olanı biliyorum.Karşılaşacağım manzara, erimiş su haline gelmiş kar ve buruş buruş parmaklar olacak.Kimileri için bu anlamsız bir çaba olarak görülebilir.Ah bir de gel bana sor. Hayatımın bu döneminde yazmaktan daha anlamlı hiçbir şey bulamıyorum. Yazmak irşâd ediyor beni, yalnızca yazarken nefes alıyorum, yalnızca yazmak eylemi anlıyor beni. Yazmasam deli mi olacaktım ? Hayır.Aksine, delirmek için yazıyorum.
Telü... Bugünkü kullanımıyla deli.Kökü ''tel'' yumuşayarak ''del'' olmuş, tel-mek/ del/mek, teli/deli...delen, delici, olağanın dışına çıkan... İlk üniversite yıllarımda, aynı yurtta kaldığım samimi bir dostum vardı. Herkesin deli gözüyle baktığı, kopkoyu yeşil gözlü, dudağının üstündeki ben görünmesin diye(ki bu beniyle ilkokuldaki sınıf arkadaşlarının dalga geçtiğine öylesine takıntılıydı ki hemen her üç dört konuşmamızda bir insanların ne kadar acımasız olduklarına henüz o yaşta şahit olduğunu ileri sürerek bu konuyu anlatırdı) sürekli gür bir bıyık bırakan ve bilmem kaç keredir sınıf atlayamayan bir dostum. Yemin etsem muhtemelen başım ağrımaz, öylesine cümleler kurardı ki her ay binlerce sayfa okuyan ben, kitâplarda onun kurduğu cümlelere benzer hemen hiçbir ifadeye denk gelemezdim. Şimdi ne hâldedir bilmem. Siz bakmayın modern toplumların deli olarak gördükleri insanları demir parmaklıklı binalara hapsettiklerine, eskiler delilere, velilere neredeyse aynı gözle bakarlardı. Öyle kolay iş değildir delirmek, uğruna tarifi zor acılar çekmek gerekir. Hisli bir gönül, attığı her adımı sorgulayan bir zekânın en son varacağı noktadır. Böyle inanırım.Peygamberler gönderildikleri toplumlarda ilkin, delilik damgası yerler. Çünkü anlattıkları insanların zaten her dem gördükleri ve fakat akledemedikleri, fark edemedikleri, hissedemedikleri şeylerdir. Peygamberleri deli olarak yaftalamaları da bundan, kendilerinin olağan olarak gördükleri durumların aksini söylemelerinden.Delilik, bu çağda ne büyük rütbe !Kafalarımız belki bir mengeneyle sıkıştırılmıyor bugün, Çinlilerin eski Türklere yaptıkları gibi saçlar kazınıp, başa bir deri geçirilerek, saçlar içeriye doğru uzasın,sinir hücrelerine batsın, akli melekelerini kaybetsin ''mankurtlaşsın'' diye açıktan açığa işgenceye maruz kaldığımızda söylenemez.Peki neler söylenebilir ? Bir sonraki yazımda aktarmaya çalışacağım.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...