Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şeyh Baba Fasl-ı Semâniye

Hatıralar hep dağınık gelir zihne. Şimdi ben Şeyh Babam'a dair kronolojik bir hatırât yazamam elbet. Biraz önü biraz sonu anlat lan birine birini en fazla tanıştığınız gün çıkar ağzından. Sonra bozulur gider tarih. İnsan bir insanla yaşadıklarını gün be gün hatırlasa zaten, ölür be ölür! Yan ranzadaki İbrahim Amca bana bugün bir arkadaşından bahsetti. Arkadaşı, rüyasında bir kız görmüş. Hayatı boyunca o kızı beklemiş. Evlenmemiş. Öylece ölmüş herif. İbrahim Amca tabi, hayretler içinde. Zati geldi aklıma "Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren bir şeb Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyhu." Yani O peri gibi güzel kız bir gün acımış bizimkine de bir akşam rüyana gireyim diye lütufta bulunmuş yosma. Bizimkisi de öyle sevinmiş ki kızın bu sözüne yıllardır uyuyamamış. Uyuyamadığı için de kızı görememiş yıllarca iyi mi? "Aşk gelip de bulmaz insanı," derdi Şeyh Babam. "İnsandır aşkı bulan."  "Başına insanı almadığın bütün cümleler noksandır....

Şeyh Babam Fasl-ı Seb'a

 Yaşamak yetmiyor gibi birde yazıyorlar hayatı. Yazarlar, intihar etmeye güç yetiremeyen insanlardır. Gücünü toplayan üçü beşi intihar edip gider zaten. Yazan, yaşayamayandır. Bakın çevrenize, bunun uzun istatistikî verilerine, elinde çoban değneği gibi çubuklarla televizyonlarda insanlara ne idüğü belirsiz tablolar üstünden bir şeyler anlatma vehmiyle yanıp tutuşan profesörlere ihtiyacınız yok. Her şeyin ilki acemicedir. Doğan bütün insanlar ilk kez yaşayan insanlardır. Bu sebeple bütün hayat hatalarla doludur. Ölüme beş kala öğrenirse bir şeyleri ne âlâ! Şeyh Babam'ı ilk dinlediğimde buranın acemice yaşanılabilir bir yer olduğunu ifade edişiyle tavladı beni. Platon "Felsefe buradan oraya gitmektir." dediğinde hangi idealar âleminin hasretiyle yanıp tutuşuyorsa, Şeyh Babam da o ateşin korundan bir şeyler devşirmiş olacak nefsine. İnsan bir kez düşünse yaşamayı, bir daha yaşayamaz. Yani çok da iddialı gelmesin sana ama zaten eline yüzüne bulaştıra bulaştıra beceremediği...

Şeyh Babam Fasl-ı Sitte

 E pur si muove! Nursel gittikten sonra bu sözü virt edindiğim günler nicedir. İnsan neresinde küsüyor da dünyanın; "Ben artık oynamıyorum!" deyip bir kenara geçiyor biliyor musun? Bu sorunun cevabını sana ben versem, Şeyh Babam: "Rabb'lık oynama!" emir cümlesiyle beni haşlardı. İnsan neresinde küsüyor dünyanın? İnsan neresinde küsüyor? İnsan neresinde dünyanın? İnsan dünyanın. İnsan. İns. Tekkede hararetli hareretli zikir çeken, Şeyh Babam'ın kurduğu meclislerde söz hakkı alıp ortalığı inleten az mı yüzünün karası akına galebe çalmış münafık gördüm sanıyorsun? Şeyh Babam görmüyor muydu sanıyorsun? Faraş süpürge yapan işçilerin maaşını alamadıkları için Şeyh Babam'ın tekke kapısının köpeği olmayı bile hak edemeyecek Erol Taş gülüşlü Derviş Patron'u (evet, adı Derviş, soyadı Patron'du ibnenin) şikâyete geldikleri gün, Şeyh Babam'ın tefsir çalışmasının dipnotlarını temize çekiyordum. Günde on dört saat çalıştır, asgâri ücretin bile altında maaş...

Şeyh Babam Fasl-ı Hâmse

Şeyh Babam beni müridâna göstererek; "Evliya görmek isteyen şu gence baksın!" dediğinde Marquis de Sade cümlelerini kıskandıracak kadar ahlâksız bir adam olduğumu bir tek ben biliyordum. Üstelik Marx ve Engels ahretliklerin (Anadolu'da yaşasalar birbirlerine böyle seslenirlerdi. Yemin edip yalancı çıkmak istemem. On fakire birer fitre miktarı para vermek yahut bir fakire on gün birer fitre miktarı para vermek yahut üç gün oruç tutmam icâp ederse bunlara güç yetiremem.) "Komünist Manifesto"su çantamın arka gözünde dururken, elimde Kınalızâde Ali Efendi'nin "Ahlâk-ı Alâ-î"sini tutuyordum. İçimden: "Herkes kendinin ne bok olduğunu biliyor." diye geçirdim. Herkes mi biliyor? Herkes ve bilmek kelimeleri tarihin hangi zaman diliminde yan yana gelebilmiş ve bir cümlede kullanılabilmiş? "Ona yapılan bütün yanlışları kendime yapılmış sayarım." Nasıl hasetle baktılar Allah'ım! Alelacele çıktım tekkeden. Gocuğumu bile giymeden. Saatler...

Şeyh Babam Fasl-ı Erbae

 Çevremdeki bütün kapitalistleri öldürmenin yollarını aradığım günlerde miydi? Yoksa Prens Kalyanam Kara ve Papam Kara Hikâyesi'ni tekrar tekrar okuduğum bedbînliğe dûçar olarak Sartre ve Simone de Beauvoir ikilisinin âkıbetini bilmemin bana yüklediği aşka dair sorumluluğumun ne olması gerektiğiyle ilgili derin muhasebelerin kanıma akıttığı kararsızlık duygusuna teslim olduğum anlardan birine mi sığdırmıştım bütün hâlet-i ruhiyemi şimdi hatırlamıyorum. Ne koku geldi burnuma. Öğğk. Ah bu hastaneler. Diş telini yeni taktırmış, damağının kesilmesine daha fazla dayanamayarak diş teli mumlarından medet ummuş ve senelerce mumlu ağızla etrafta dolaştığını görür olduğum Şamdan Can (eh bu kadar mum takarsan adın başka ne olsun isterdin sevgili Can?) Şeyh Babam'ın benimle şöyle üç beş turlamak istediğini söyledi. Ben tabi hemen gubarmış bir gögercin gibi kanat çırptım Şeyh Babam'ın üssüne. Ağır aksak adımlarla mı desem? Şeyh Babam yorgun muydu desem? Şimdi zihnimde meçhule taalluk ed...

Şeyh Baba Fasl-ı Selâse

 Bir muzırlık yapıp Edvard Munch Bey'in "Çığlık" tablosunu tekkenin tam girişine astığım gün, Şeyh Babam elindeki 99'luk tesbihini (tasarımı kendisine aitti) katlayıp cebine koydu. Tabloya iyice yaklaşarak: "Sen de mi ekspresyonist oldun evladım?" deyince bir iki kem küm, bir iki hınk mınktan sonra: "Empresyonistler kadar olmasa da bunları da seviyorum efendim." dedim. Şeyh Babam da bana: "Hakikat, ne ekpresyonistler gibi senden dışarıya ne de empresyonistler gibi dışarıdan sana akan bir şey değildir. Hakikat zahmetsizdir. Sadece dua. Sadece dua." dedi. Şeyh Babam güzel sanatlar fakültesinden mezun olamaz çünkü diplomasını Hacı Annem yıllar sonra bana gösterdiğinde bitirilen fakültenin sanatla hiç işi olmadığını gören bir göz taşırken bunun hilâfına bir şey yazmam en hafif ifadeyle alçaklıktır. O Şeyh Babam'dı ve nereden biliyorsa biliyordu. Çok da peşine düşmedim. Tablo epey uzun bir süre orada asılı kaldı. Müridânın kapıdan her giri...

Şeyh Baba Fasl-ı Sâni

Tekkeye ilk uğradığım kimsenin bana nereden gelip nereye gittiğimi sormadıkları demlerdi. Bir grup müridân "ketebe, yektubu" diğer grup "nasara, yensuru" siğaları çekerken ben telefon operatörümün bana sunduğu bedava internet vesilesiyle Kim Ki Duk'un "Boş Ev" filmini izliyor Tae-Suk arkadaş ve bir zalimin hatun kişisi olma çaresizliğine maruz bırakılmış Sun-hwa'nın tartıya çıkıp ibrede sıfır kilo çıkmalarının kalbime doluşturup durduğu ideal aşk hayâliyle cemiyete yönelik bütün kırgınlıklarımı da içine katarak göz yaşı döküyordum. İki insanın birbirinde yok olması... İki insanın değil birbirlerine tartıya bile yük olmaması... O sıralara denk düşer zannediyorum, ketebeler, nasaralar tekkenin camlarını titretirken Şeyh Babam herkesten korka korka yanıma geldi. Gözyaşlarımı seyretti. Ben de Şeyh Babam'ın gözlerinin içine baka baka salya sümük höyküre höyküre ağladım. Elini çenemin altına doğru tuttu. Avucunda birikti gözyaşlarım. (Artık araya ne ...

Şeyh Baba Fasl-ı Evvel

 Bir nehrin propagandasını yapmak isterdim. "Durun ve ibret alın bu propagandadan en insanlar!" deyu avazım çıktığı kadar vaveylâ koparmayı da. İbret alanla almayan bir nehri geçmemiş gibidir çünkü. Ayağı ıslanmamış, ayağının altında bir kurbağa ezmemiş, bir balığın tenine değme tedirginliğini hissetmemiş ve vakt-i saatidir bu korkunun deyip yılandan ürkmeyi aklına bile getirmemiştir. İbret alan kişi suyu geçen kişidir. Faruk Beşer (Faruk Beşer,  Kur'ân-ı Hakîm'in Meali ve Kısa Tefsiri, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2021, s. 116) künyeli çalışmasında ibret ve onunla aynı kökten iştikak etmiş diğer kelimeleri şöyle açıklar: " İbret , nehri karşıya geçme anlamındaki 'ubûr' kelimesinden gelir. İbret alma, bilgisizken bilgiye geçme demektir. İbare kelimesi de buradandır ve konuşanın ya da yazanın kastettiği manaları dinleyene ya da okuyana aktardığı için 'ibare' adını almıştır. 'Tabir etme' kavramı da burada...

Şeyh Babam (Ruh Hâline Giriş)

 Şeyh Babam, şimdi burada beni bu yazıyı yazarken görse, bırak bu işleri bir kenara da "Yüzünü Allah'a dön!" diye ikaz etmeden duramazdı. Ben de ona bir şey diyemez, mahcup bir yüz ifadesiyle boynumu büker, bütün harfleri tek tek siler, yutkunur, içerler, bir süre sonra unuturdum giderdi. Eh bu yazı okunuyor olduğuna göre durum vaziyet gösteriyor ki işler bahsettiğim veçhesiyle yürümedi de ortaya üç beş eğri büğrü cümle, kaos içmiş bir akıl, konacak bir kulak bulamamış cümleler, şaşıp baktıracak gözlere denk gelememenin kahrıyla, kan pompalamaktan arada da üç beş sıkışıp kendisini hatırlatmaktan imtina etmeyen bir kalple buradayım. Tam karşımda harabe, kendisini yıkacak merhametli bir kepçe hasretiyle yanıp tutuşan bozuk yumurta sarısı kıvamında bir bina var ve ben içimdeki bütün isyan yüklü vagonları boşaltacak bir liman şehri olarak cümlelerin şefkatine, Allah'ın merhametine sığınıyor o vakıt da (bir Kıbrıs Türkü olsaydım o vakitte demez de galiba 'o vakıt da...

Nefes

 Doktora tezi. Abdullah Hoca'da kalma. Mayası bozuk yalnızlığım. Şu yaşa kadar biriktirdiğim keşkelerden başka içimde duygu diye tuttuğum kaç şey var? Masamın üstü kitap dolu. Es kaza muhatap olmak zorunda kaldıklarım zaten okumayan insanlar. Okuyamayan insanlar. Okumayan insanla. Okumayan insanl. Eksilte eksilte nasıl gidiyorsa bu cümle. İşte öyleler gözümde.

Monet.

 "Monet'nin gözleri kör oldu. Benimkiler sende kalsın." Belki yolunu gözlediğin kuşlara rüşvet olarak sunarsın. Canımı yakan belki de konamamışlıktır, Konuşamamışlıktır, geç kalmışlıktır diyeceğim ama Biliyorum bunların hiçbiri geçer akçe değil. İçim ne kadar gürültülü. İçim ne kadar uzak. İçim ne kadar içim? Hayır, kulağımı kesip bir fahişeye vermeyeceğim. Acısı benden önce çekilmiş sancıların teneşirini paklamak bana düşmüyor. Hristiyan değilim, boynumda bir günahla dolaşıp günah çıkarmak için Guatemala'ya gitmeyeceğim. Afganistan na şurası. Bir iki kurşun yarasıyla dönmek genç ve cahil ve mutlu kanı isyan akan çocukların cennet rütbesi gibi gururla taşıdıkları bir izMİŞ. Bir inek kesin denildiğinde akıllarına insan gelen faizci hırtoların benk benk benklerine oturup da faiz almadım. Bugün kredi kartlarımdan birini gidip kapatmalıyım. Şeyh Babam beni bu kır saçlı, tütün dumanı bıyıklı heriflerin arasında görse, "Ver ulan rabıtalarımı geri!" derdi. Ben de o...

Nefes

 Sürekli tükeniyorum. İşsizim. Çevremdekilerin öyle ulvî gâyeleri var ki nefes alamadığımı göremiyorlar. Bunun için onlara kızgın mıyım? Kızgın değilsem bile ne demişti Kalın Türk; "Surat asmak hakkımız."... Parasızlık neden bütün büyük ruhların ayağına dolanmış bir sıfattır hâlâ anlayamadım. Bu ruhlardan biri miyim? Olsam ne yazar! Cebinde parası olmayan bir erkek eksiktir. Abdullah Hoca'da kalıyorum. Doktora teziyle uğraşma, derneğe gelip gidenlerle mecburî sohbet... "Yoruldum dünyayı tanımaktan." Oldu ya yarın kendisine devlet bahşedilen karnı tok sırtı pek bir hırt herif olma imkânı bahşedildi bana bütün bu yaşadıklarımın izi silinip gidecek mi? Silmek bir şeyi yok etmez. Bir şeyin oyuğunu büyütür. Yazıları silinmiş bir sayfada gördüklerimiz silinenlerden fazlasıdır. Silinmişlerin ağıdını yakar gözlerimiz. İntihar etmeyi o kadar büyük bir kaçış yolu olarak görüyorum ki! Elim kolum bağlı. Yaşayarak ölüyorum. Cümlelerimi eksilterek, gülmelerimi eksilterek, mer...

Nefes

 Bugün İsmet Bey'in elini öpüp vedalaştım. Salı günü Samsun'a geçeceğim inşallah. Cumartesileri iple çekiyordum... Şu muhakkak beni ben yapan insanlardan belki en önde gelenlerinden biri İsmet Bey'dir. Bir duruş sahibi olmaya dair ondan hayli şey tevarüs ettim. İnsan, insanda pişer. 

Nefes

 Buraya bir şeyler yazmayalı uzun zaman olmuş. Şubatın 27'sinde bir şeyler yazmışım en son. Bahsettiğim kişinin şimdi en çok nefret ettiği insanlardan biri benmişim. İçimde hâlâ bir yaradır, iyileşemedim, kanayıp duruyor. Geçenlerde dişime tel taktırdım. Şimdilik üst tarafa. İstanbul'a geldim. Samsun'a dönünce alt tarafa da takılacak. Biraz yeme zorluğu, olsun o kadar. Nasıl mutlu ediyor beni. Bir şeyin (bu cansız bir diş teli bile olsa) daima beni iyileştirmeye çalışması bende bambaşka bir duyguya sebep oluyor. İnsandan daha kötüsü yalnız insandır. Bir diş telinin merhameti... Ah Allah'ım. Yarın İsmet Özel'i dinlemeye gideceğim inşallah. Doktora tezine her gün biraz da olsa bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Annemle olmaktan mutluyum. Murat Sayımlar'ın eserlerini okuyorum şu sıralar. Öğrencilerin mesajları, bazı telefon görüşmeleri, Besim Tibuk videoları izleme... Yalnızlığı değil de belki sessizliği özlüyor insan. Güvenecek hiç ama hiç kimsem yok. Müthiş bir Kaht...

Nefes

Allah konuşanlar kadar susanların da Rabb'idir. İhsan Oktay Anar şöyle bitiriyordu Suskunlar romanını "Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu." Kaybettiğim şeyleri düşünüyorum da hepsi sustuğum için çıkıp gitti elimden, zihnimden, gönlümden. Bu susmak kelimesinin etimolojisi de bir tuhaftır. Konuşan insanları birinin susturdukları sıs, şış (sssssss, şşşşşşş) nevinden susturma ünlemlerinden türetildiğini kaydeder Nişanyan. Demek susmak diye bir şey yok da susturulmak diye bir şey var! Bir şeyi konuşunca da kaybediyor da insan, susarak kaybetmenin acısı, aklın bir köşesinde acaba(?)ların dönüp durması ne menem bir şeydir yaşayan bilir. İyi bir insan olmanın yolu, iyilik yapmak kadar kötülerin kötülüklerine ses çıkarmaktan geçiyor. Emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker... Yani Mânsûr susma. KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI... Şarkılar, müzikler paylaştım onunla. Sadece bir kişinin görebileceği şekilde de ayarladım uygulamayı. Bende yer etmiş melodil...

Nefes

İnsanın bütün ızdırabının kökeninde geç kalmışlık duygusu ve mukayese yatıyor. Kimdir insan? Geç kalan. Kimdir insan? Karşısında gördüğü kişi/şeyde kendi noksan taraflarını idrak eden. Doğrusu bu ya, ilk zamanlarda kendimi daima birileriyle mukayese etmek canımı yakarken bugün bu düşünce yine onun gölgesinde kaldığına inandığım geç kalmışlık duygusuna yerini büsbütün bıraktı. Fakat bunların hiçbiri haset etmek gibi bir bayalığın kucağına atmıyor beni. Bu noktada kalbimin temizliğini çokça ölçüp biçtim. Şahit ola ola gidiyorum. Şahit ola ola artıyor ve eksiliyorum. Yalnızlığım ne çok seviyorum seni. VE YİNE YALNIZLIĞIM NE ÇOK NEFRET EDİYORUM SENDEN. Kaderimiz hep bir benziyor sevdiklerimizin kaderine. Bir de bir bakışına, bir el kol hareketine ne bileyim bazen bir adımına bakıyorum da birinin hemen bende yer eden bir yaranın onda da yer ettiğini fark ediyorum. E gidip tanışacaksın biliyorum şuranın kanadığını diyeceksin de in misin cin misin hemşerim? Kötü niyetliler cehennemindeyiz. Yi...

Mansûrnâme (Dağınıklık)

Yazdığım bütün harfler; sana varan yollara dair bir levhaya hasretin çocukları Mânsûr. Yetişmekten hiçbir pay alamayan cılız çizgiler. Olanların acısını çekmeyle olmayanların acısını çekmek arasındaki farkın neliğini düşündüğünü görüyorum. Bu kadim bir mesele. At bir kenara. To be or not to be. Ben ki gül bahçesi sanıp bataklıklar suladım yıllarca, şimdi bütün çiçekler küs bana. Hata yaptığımı söyleyip bin  bir af dilediysem de "Solduk bir kere ve bütün renklerimizden ayrı düştük." dediler. Haklı küskünlüklerden af ne mümkün Mânsûr? Celâleddin'i anladığım yerdeyim. Mesele Şems değildi. Meselem sen değilsin. Sana doğru yürürken tanıklık ettiklerim. Aynada gördüğümün ben olmadığını öğrenişim. Susuzluğumu giderenin su olmayışı. Neydiyse hakikat diye sunulan, hezeyan oluşu. Susulanların konuşulanlardan daha fazla kulaklarıma değişi. Artık anlatmam dediğim ne varsa, dilimin ihanet edişi. BAK GÖĞSÜMDE SICAK BİR NEFES HİSSETTİM.  DEMEK DOĞRU YOLDAYIM. Bir şeyi yıllarca aradın ar...

Nefes

 Şubat ayından bu yana "Nefes"e hiçbir şey yazmamışım. Beş ay. Bu beş ay kendi hayatımı unuttum. Öğrencilerimin hayatını yaşadım. Onların gurbeti, onların parasızlığı, onların aşkları, onların özlemleri, onların hayata karşı tuttukları yer... derken yitip gittim. Şimdi fark ediyorum kendimi ıskaladığımı. Hepi topu bir ay sonra hatırlanmayacak bir öğretmen... İşte payıma düşen şöhret. Doktora yeterliliği rezil olarak geçtim. Aylardır okuduğum kitap sayfası 500 eder mi bilmem. Salı günü İstanbul'a bilet aldım. Annem çok yalnız kaldı. Mümkünse biraz dinlenmek istiyorum. Saçlarım nasıl beyazladı. Lisans döneminde de böyle olurdu. İstanbul'a gider siyahlatır öyle dönerdim Samsun'a. İnşallah bu gidişimde de siyahlaşır. Beyazı sevmediğimden değil, hiç yaşamadan yaşlanmış olmak bana dert olur. Çocukken balkondan düşmek üzere olan halıyı tuttuğumu anlattım anneme bugün telefonda konuşurken. O halı gibi baktım çevreme hep. Hep kurtarılması gereken birileri var çevremde de b...

Ömer haklıydı hazret olmakta.

 Annemden biliyorum neden Titanik'in ışıklı resmini taşıdım hep gözümün üstünde  oysa evden çıkmaya korkan çilli yüzlü bir çocuktum (silindi sonraları, yerini bitmeyen bir mahcubiyet rengi aldı) Şüphelerimdir ki benimdir nice içimi kemirendir Bu arada baştan söyleyeyim Ömer haklıydı hazret olmakta. ben şiir yazmak değil de belki Ömer sen gibi yüz sürmeliydim toprağa ki Allah beni affetsin. bir karış bile yer vermemeliydim gönül toprağımdan savaşmayı bilseydim Ömer, hiçbir insana gelip de sömürge bayrağı diktirir miydim en kılcal damarlarımın çeperinde? Kim ister panoptikon bir mahalde namaz kılmayı Bilirsin ya kaldıysa bana Ali'den sade yalnızlık kaldı. Oysa biraz kalabalığa çıksaydım hazır herkes biraz yük taşıyor diye rahatlayıp İngilizce çalışmazdım. Mosquito (sinek) Mosque (Sinekli yer) Camii değil. Anlasana be adam hakaret ediyorlar inancına demek bana farz olmazdı. Nereleri feth ederdim kalbimdeki şu coşkuyla biliyor musun Ömer? Hangi devletleri yönetir, hangi kült filml...

Nefes

 Kinyas ve Kayra'da Günday karakterlerden hangisiydi hatırlamıyorum. Sık sık "Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok." dedirtir. Hiçbir şey yok telkiniyle bitecek dertlerim yok. Güç bela bulduğum işte hem bu ay hem de gelecek aylarda asgari ücretin çok çok altında bir maaş alacağım. Kadroluların 2 katından fazla çalışsan bile onların aldıkları maaşın ancak yarısını alabiliyorsun. Yok biliyorum bu sistemde adalet. İstanbul'daki apartmanın kolonlar gidik. Ne olacağı meçhul. Para lazım. Çok para. Yemeden içmeden kesebiliyorum ancak. Dedemin durumu çok ağır. Kanser artık bütün vücudunu ele geçirmiş. Bir deri, bir kemik, damarlar karnında toplanmış.  Boğuluyorum. Herkese her şeye YABANCIlaştım. Uyku desen yok say gitsin. Yemin ederim buna. Yemin ederim yıllardır rahatlık nedir bilmiyorum. Nefret etmenin de bir ibadet olduğunu biliyorum artık. bütün duygularla gerçekleştirilen eylemler gibi. Tezer... Güzel kadın, Yaşamın Ucuna Yolculuk'tu seninkisi. Bense yaşamı...

Nefes

 Demin bir kitabın okuduğum bölümünü tekrar okumamak için işaretledim. Tükenmez kalemle. İşareti koyarken canım yandı. Kitaplara canlı gözüyle bakmaya başlamışım. Can dostlarım.

SİLGİ VE İZ

  SİLGİ VE İZ                                                                                                           Silgi, tarih boyunca birçok formda karşımıza çıkmıştır. Uzun yıllar ekmeğin beyaz (iç) kısmı kullanılırken bugün kauçuğun kullanılması silginin zaman zaman birbirinden tamamen bağımsız ham maddelerle yapıldığını gösterir.   Formu ve bu formu elde etmek için kullanılan madde her ne kadar tarihi süreç içerisinde farklılaşsa da amacı daima bir işlevi yerine getirmektir. Bu amaç, açığa çıkmı...

Nefes

 Samsa Gregor bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmüştü. Bense her zaman o böcek olarak uyanıp, devam ediyorum hayatıma. Yarın araştırma görevliliği için sınav var. Sınavların kazanan şanslı namussuzları vardır hep. Kazananı belli olan sınavlara giren namussuzlar bunlar. Yine de ne bulduysam çalışıp hazırlanmalıyım. Yarın 10:30'da. Torpil yapmayı/yaptırmayı ne kadar meşru görüyor millet. İş bu ya dini diyaneti, vatanı milleti de kimseye bırakmıyorlar.  Makaleden kopmamalıyım. Arada birkaç satır eklemek şart. Büyük işler yapan bir adam olabilirdim. Bu kadar küçük insanlara denk gelmeseydim. Herkes ene rabbukumül a'la diye geziyor çevremde. Tanrıçalar, tanrılar... Bir boka yarayan insan olduklarından değil. Mala davara faydaları yok. İş bu ya sırf bu sebeple Kaf Dağı'nda burunları... Uykusuzum. Çalışmalıyım.

Nefes

 Rasim Özdenören'le ilgili bir makale çalışması. Üniversitelerin açtıkları ilanlara başvuru için evrak gönderme. Edebiyata dair okumalar. Tömer'de staja gidip gelme. İntihar edememe. Yusuf Altılgan'ın sadece Anayurt Oteli'ni okudum bu zamana kadar. Diğer kitaplarını da okumak lazım. Sanat tarihi okumaları. Yeni makale konuları bulmalıyım. Bir kitap tanıtımıyla ilgili makale şart söz gelimi, üstelik çok da zorlanmamış olurum. İyi niyet hep suistimal ediliyor. İşte dünya.

Mesele

Mesele yalnızlığın olunca kimse bir soluk vermez, Kimse sinmez içine annenin gözyaşları yağınca yere, Ellerin eskimez artık yükselen bulutlarda Aklına bir avuç ölüm gelince. Hiçbir ruha nereye gittiği sorulmaz, Sabahın beşinde uyanan bir korkuya, Sabahın altısında zıplaşan farelerin rögar kapaklarına Nerede kaldı bu çağın ruhu demez bir tekstil işçisi. Mesele sen ölüm annem ben ve Allah olunca çaresizim ben, çaresizsin sen, çaresizdir annem, mesele bir sallanışta çökecek bir umut olunca.

Nefes

 Yolumun yine yazıya düşmesi hoş değil. Zoru yenecek gücü kuvveti üzerimde görmediğimden mi, yoksa çok güçsüz olduğumdan mıdır, tüy bile gözümde ton görünüyor sırtıma düşecek olsa çöküp kalıyorum. Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime diyen Nazım da, Yaşamak umrumdadır diyen İsmet Özel de benden uzak olsun. Benim sancım emaneti taşımaktan aciz dağlarınkiyle aynı cinsten, kaldıramayacağım yükü vermeyeceğini biliyorum. Gelgelelim kolaylıkla da kaldıramayacağımı hissettiğim yüklerle karşı karşıya kaldığım anlarla boğuşmaktan işin üstesinden gelebilecek olduğum kısmı akla bile gelmiyor. Sevmiyorum insanları, bunun için oldukça çok haklı gerekçeyle doluyum. İnsanlığı seviyorum, insanları değil. Yazmakta bir işe yaramadı. 

Yazıya Dair (IX)

  IX. Garipçiler’in Türk edebiyat dünyasında yapıp ettikleri edebiyatla uzak bir kulak dolgunluğuyla da olsa ilişki kurmuş herkesçe mâlum. Özetle yüzlerce yıllık şiir anlayışını bir kenara bırakıp, şiirin şiir olmasına katkıda bulunan bütün unsurları şiirin dünyasından tasfiye etmek… İşte Garip. Bu tasfiye meselesine dair Melih Cevdet Anday askerde yaşadığı bir hatırasını 1989 yılında TRT’de katılmış olduğu bir programda şöyle anlatır: İki arkadaşımla beraber şiirde o güne kadar yapılmamış bir şey denemeye kalktık. Yaptık daha doğrusu Oktay Rıfat ve Orhan Veli ile beraber. O şiirlerimiz o kadar alaya alındı ki kitabın adını ondan “Garip” koyduk. Hani “Ne garip şeyler bunlar!” diye. Hiç kimse bunların şiir olduğunu kabul etmedi… Hatta size bir anımı anlatayım. Şimdi ben yedek subaydım. Alay komutanı beni söylemişler şairdir diye. “Bir şiirini oku.” dedi mahfelde. Ben de o garip şiirlerden birini okudum dört-beş mısra. Meğer adam şiir aleyhtarıymış. Yani Türkiye’nin ancak fenle b...

Yazıya dair (VIII.)

  VIII. “ Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım İki saatte okunuyor Bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?” [1] Erdem Bayazıt’ın bütün şiirlerinin toplandığı kitabının hemen giriş kıs­mında yer alan bu okuyucuya hitap cümleleri, ilk okuduğum günden beri daima içimi acıtır. Bir ömür tüketerek yazılanların iki saatte okunuyor olması ne tuhaf! Üstelik bu ömrü yaşarken kıymetine paha biçilemez anları yaşamış birisini besleyen o duyguların ortaya çıkardığı şiirleri iki saatte okuyup bitirmek ne garip! Yıllarını düşünmeye ve hissetmeye adamış yazarın en büyük ödülü de yazdıklarına bir muhatap bulabilmektir. Ömründen verdiği uzun bir dö­neme karşılık biriktirdiği ve aktardığı her şeyi hayatının (yazara kıyasla) çok cüzi bir miktarını ayırarak elde eden bir okur, çoğu zaman bu bilinci taşımaktan ne yazık ki uzaktır. Yazmanın böyle acı bir yönünün olduğu ilk bakışta akla gelmiyor. Yazarın bütün bunları bile bile yine de yazmadan edemeyeceği de bir gerçek. ...

Yazıya Dair (VII.)

  VII. “Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp: - Senin dedi: şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastahane odasının pen­ceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: - Şair olacağım! Ve oldum.” [1] Necip Fazıl Kısakürek’in Türk edebiyatında kendisine en mümtaz yeri tahsis eden eseri Çile ’nin başına koymuş olduğu bu anı, büyük bir şairin kendi ruh ve mâna iklimindeki şiir yazma istidadını tetikleyen bir hadise olmak bakımından son derece mühim. Nasıl yazdığınızı bilmeden, niçin yazdığınızın cevabını biliyorsunuz. Nasılına dair cevabınız da ancak bu niçinin size açtığı imkân dahilinde ...

Yazıya Dair (VI.)

“Tüm insanlar” diyor Aristoteles “doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1]   Şüphesiz bilgiyi edinmenin türlü yolları vardır. Okumak, bu yolların yalnızca biri olmakla beraber kimilerinde bir tutku, hayatlarını değiştirecek kadar önemli bir eylem olarak karşımıza çıkar. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında söylediği “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” [2] cümlesini hatırlayalım. Eskiler insanlardaki bilme iştahını arttırmak amacıylamıdır bilinmez yazdıkları eserin başına dibace ismini verdikleri bir bölüm eklemeyi ihmal etmemişler. Bugünkü önsöze karşılık gelmesinin yanı sıra çok da güzel ve estetik bir anlamı da içinde barındıran bir sözcük dibace, yalnızca bir önsöz değil. Diba(+ce ekini de alarak) sözcüğünün ipek anlamına gelmesiyle birlikte “sevgilinin yüzü anlamına gelen dîbâh ın Arapçalaşmış şekli olan ve ‘dallı çiçekli bir cins kumaş; bir yazı türü mânalarında kullanılan dîbâc (deybâc) kelimesinden geldiği de kaydedilmektedir.” [3] Yazar mecazen, el...

NEFES

 Saadettin Ustaosmanoğlu'yla denk geldik kitapçıda. Salih Mirzabeyoğlu'yla ilgili hatıralarından bazılarını anlattı. Kendi kitaplarına yönelik sorular sordum. Cübbeli ile olan mevzuya kısa bir değiniş. Beni ve Muhammed isimli bir arkadaşı kastederek gündüz olsa gerek Fatih'in türbesine gittiğini ve Allah'ım beni bugün iyi insanlarla karşılaştır diye dua ettiğini söyledi. Tevafuk bize denk gelmiş... Uzunca ve güzel bir sohbetti.

Yazıya Dair (V)

  V. Yazarın hayatının sonuna kadar mücadele etmesi gereken konuların belki de en başta geleni maddiyattır. Kendisini tefekküre, hissetmeye, insanlara yol göste­ren bir akıl hocası olmaya yönelten sanatçı (yazar) bu başat soruna tarih boyunca çö­zümler aramıştır. Gerek Doğu’da gerekse Batı’da ortak olan özelliklerden bir tanesi dönemlerinin aydını olarak kabul edilen sanatçıların iaşelerini temin etmek için daima birilerinin himayesine ihtiyaç duymalarıdır. Toby Clark, Sanat ve Propaganda Kitle Kül­türü Çağında Politik İmge isimli eserinde dünyanın gidişatını değiştiren en büyük dö­nemlerden biri Rönesans’taki bazı sanatçıların durumları hakkında şunları kaydeder: “Rönesans İtalya’sında bazı sanatçılar kişisel bir üne ulaşmış olsa da bu sanatçıların en ünlü olanları bile zaman zaman yeteneklerini, hamilerine hanedan armaları, giysi ve zırh gibi politik aksesuarlar tasarlamak için kullanmak zorunda kalmışlardır.” [1] Aynı durumu Doğu’da yaşayan sanatçılarda da görürüz. Halil İnal...