Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yazıya Dair (IV)

  IV. Yazmak, özgürleştirmek demektir. Yazar özgürleşen ve özgürleştiren kişidir. Bugün pek kullanılmasa da eskiden yazarlar için muharrir sözcüğü kullanılırdı. Hür, hürriyet, muharrir kelimeleri hep aynı kökten gelir. Peki ama yazar ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulmuş ki yazı yazma eylemeni gerçekleştiren kişiye muharrir denilmiş? Bunun üzerinde biraz düşünelim. (ı)Yazar, aklında tuttuğu düşünceleri özgür bırakarak insanlarla paylaştığından, (ıı) okuyan insanları eski bilinmezlik hâlinden kurtararak bilir olma hâline kavuşturmuş olduğundan, (ııı) yazdıkça kabuklarını kırarak dilin imkân ve olanakları aracılığıyla düşüncelerini darlıktan genişliğe doğru genişlettiğinden… bunlara benzer birçok yorum getirilebilir. Bir yazar okuru özgürleştirdiği kadar yazardır. Nereden mi anlarız bir yazarın bizi özgürleştirdiğini? Okudukça belki yıllarca okumadan önceki hâlimizde olmaktan dolayı duyduğumuz acıdan. Bir tür geç kalmışlığın pişmanlığıdır bu. Platon’un Devlet ’inin yed...

Yazıya Dair (III)

III. Yazı bazen insanın içinde biriktirdiği keşkelerin, suçların, pişmanlık dolu günlerin, yarınlara duyulan özlemin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkar. An gelir ve insan bütün bir insanlıktan af dilemek için, kendisini yargılamak için, yaşadıklarından duyduğu pişmanlığı dile getirmek için yapıp ettiklerini itiraf eder. Bir insan ne olur da yasaca suç, toplumca ayıp, dince günah kabul edilen şeyleri yaptığını itiraf eder? Üzerinde dikkatle düşünülmeye değer bir konudur. Şimdiye kadar bir benzeri hiç görülmemiş ve hiç kimsenin gerçekleştirmeyi aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir girişimde bulunarak, bir insanı yaradılışındaki tüm çıplaklığıyla insanlara göstermek istiyorum. Kendimi anlatacağım sizlere. [1] Bu cümleler Fransız Devrimi’nin akıl hocalarından biri olarak kabul edilen Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar I isimli eserinin giriş cümleleri. Rousseau daha önce kimsenin yeltenmediği bir işe girişir. Hayatında yaşamış olduğu gizli-saklı olayları insanlara anlatmaya ...

Yazıya Dair (II)

  II. Başlı başına yazmak, “Ben bu hayatı yaşadım.” demenin en noktaya virgüle ihtiyaç duymayan cümlesidir. Hislerini öldürmemenin, düşüncelerinin başka zekâların içinde gezinip durmasını sağlamanın, insanın alıp verdiği nefes sayısınca ömrü olsa görüşmekle üstesinden gelemeyeceği ve meramını bihakkın dile getiremeyeceği insanlarla iletişim kurmasının en etkili yoludur. Sözgelimi “Yazıyorum, o hâlde varım.” diye bir cümle kurmaya ihtiyaç duymaz vakti zamanında düşündüklerini belirli işaretlerle kayıt altına alma gayreti göstermiş birisi. Yazıyor veya yazmış olması onun yaşadığının en büyük delilidir. Hayatı Platon tarafından belirli kesitler hâlinde bile olsa kayıt altına alınmamış bir Sokrates’e ne kadar yaşamış diyecektik? Heidegger, Sokrates için; “Doğdu, felsefe yaptı ve öldü.” cümlesini nasıl kuracaktı? Yazmak, ölümsüzlük duygusunu tatmanın bir izdüşümü olarak görülebilir. Yazan kişi var kalmaya devam etmek için ortaya (velev ki soyut kavramlarla örülü yalnızca dar bir...

Yazıya Dair (I)

  I. Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boyu boynuna taktığı muskasıdır yal­nızlık. Yazmak kimi zaman çığlıklar atmanıza rağmen sizi duy(a)mayan, anlattıkları hemen her olayı büyük bir iştahla dinleseniz de sıra size gelince oralı bile olmayan insanlardan kaçmanın en güzel yoludur. Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970 tarihli günlü­ğüne yazmış olduğu şu cümleler belki de bunun en büyük ispatlarından biri; “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız.” [1] Kimi zaman kimsenin sizi anlamadığı bir çevrede/dünyada o dilin içinde doğmamış bir insana göre kargacık burgacık görülen harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasına sığınmak­tan başka çare kalmıyor. Yazı tam da burada devreye giren yalnızlar sığınağıdır. Yaz­mak eyleminin insana en büyük desteklerinden biri, kişinin yalnız omzuna güvendiği bir elin konulmasıdır. Bir başkasından göremediği desteği kişi kendi zihninden alar...

Nefes

İsmet Bey'in yanına gittim. Dört beş saat kadar dernekte vakit geçirme fırsatı buldum. Dün tutmuş olduğum notlar, ruhuma katılanlar kelimelere sığmayacak kadar fazla... -Romalılar ata binmezlerdi fakat at arabaları vardı. -Siyasal İslam 1973 seçimleriyle ortaya çıktı. -83'te ANAP'a oy verdim. -Menderes Cezayirli Fransızlara örtülü ödenekten para göndermiş. -İstiklal Marşı yarışması ordunun isteği üzerine açılmıştır. -Fatih Sultan Mehmet hafızdır. -Türk ve Osmanlı aynı şey değildir. -Macarlarda çok yaygın kullanılan isimlerden biri "Zoltan"dır. Sultan kelimesinden gelir. Sırpça "Zlatan" kelimesi de sultandan gelir. -İtalyanları I. Dünya Savaşı'na girmek için İngilizler ikna etmiştir. -İnsan çevresini inşa eden bir canlıdır. -Cumhuriyet Gazetesi'ni Naziler kurdu. Onların makinaları geldi Cumhuriyet çıksın diye. -(Şiirlerini nasıl yazdığına ilişkin) Önce başlık buluyordum. Şiirin önce ilk sonra son mısraını buluyordum. -Şiir kendi başına bir dildir....

Etimolojiye Dair Yakaladıklarım (1)

Hayatımızda bizi şaşkına çeviren bir olayla karşılaşınca; "Ne tuhaf!" diye tepki göstermekten geri durmayız.  Tuhaf bir insan, tuhaf bir hareket, tuhaf bir yaratık vb. birçok tuhaflıkla karşılaşırız günlük hayatımızda. İlginçtir Arapçadan dilimize geçen tuhaf kelimesinin anlamı hediye demektir. Patik örülecek iplikten tutun da alın teri silinecek mendile kadar envai çeşit ürünlerin satıldığı dükkana verilen tuhafiye ismi de bu sözcükten geliyor. Bu dükkanı işleten kişiye tuhafiyeci dendiği mâlum...

Nefes

 Dün İsmet Bey'e Süleyman Çobanoğlu için yazdığı yazıdan pişman olup olmadığını sordum. Olmadığını söyledi. Akabinde Süleyman Çobanoğlu'nun da bugün ortaya pek de bir şey koyamadığından dem vurdu. Kredi sözcüğünü kullandı İsmet Bey, Süleyman Çobanoğlu'na yaptığı kıyak için. Neo-Epik şairler hakkında neler düşündüğünü sordum. Müspet şeyler söylemedi. Ben de ona İsmet Özel isminden güç devşirdikleri kanaatinde olduğumu söyledim. Ils Sont Eux şiirini yayımlamak için yanılmıyorsam Attila İlhan istemiş İsmet Bey'den. Aylar geçmiş yayınlanmayınca şiirini geri almaya gitmiş İsmet Bey. Hisarcılarla Maviciler arasındaki çatışmanın asıl sebebinin bir tarafın muhafazakâr-mukaddesatçı diğer bir tarafın marksist olduğundan mı diye sordum. Onayladı. Sezai Karakoç'u İkinci Yeniciler'in arasında saymayan birinin hiçbir edebiyat bilgisi olmadığını söyledi. Bir Yusuf Masalı'nı bilinçli bir şekilde mi normal masal formatında yazmadığını sordum. O da bilinçli olarak böyle yazdı...

Nefes

 Bugün İsmet Özel'i görmeye gittim. Televizyonda görüp kibirli dediğimiz adamla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Bir derviş gibi geldi bana. Birçok şeye vakıf olmuş bir derviş gibi. Ses kaydını aldım uzun uzun. Damadı sildirdi. İzin almalıymışım türünden ters ters itici itici konuştu. Bir hışımla rica ettim beraber gittiğimiz Kemal Ağabey'e çıkıp gittik dernekten. Önceleri epey dilim tutuldu. Yıllardır etkisi altında kaldığım şair karşımdaydı. Ağzımı açamadım. Doktora semineri olarak Bir Yusuf Masalı'nı Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kuramına göre çalışacağımı, yüksek lisans tezimde kendisi dahil toplam üç şairin şiirini çalıştığımı söyledim. Bir Yusuf Masalı müsvedde olarak kalacak mı dedim? Kalacak dedi. Yetmişimden sonra bir daha yazmaya gücüm yetmez dedi. Hissettiklerini dökecek kelimeler bulamadığını anladığım birkaç cümle kurdu. Sorularım ve cevapları en az yarım saat sürdü belki. Edebiyata dair bir şeyler duymak mutlu etti sanıyorum şairi.  D...

Yol bitti diye niye bitsin yolculuk?

İlk düşüşün değil bu Mansûr. Kalbinin ilk kez un ufak edilişi değil. Canının bilmem kaçıncı yanışı, gözünün bilmem kaçıncı akışı değil. İnsan acısından küçük. İnsan, çığlığından kısık, insan gözyaşından susuz, insan gülüşünden mutsuz... ve insan Mansûr, buldum dediği her şeyi kaybetmekle meşhur. Umduklarına nail olamamakla. Bildiklerinden emin olamamakla, bütününe kapıldığı şeylere yarım olamamakla, bir şarkıya söz olamamakla, bir nefese hava olamamakla, bir ruha beden olamamakla meşhur. Kayıp gezginlerin uğrak şehri olmakla meşhur insan. Çoğu zaman kendini yitirdiği çöllere kum olamamakla. İnsan bir olamamaklar türküsü. Kapanmayan yaralar ansiklopedisi. Onarılmayan bozuklar destesi.  Karaya yas tutmaktan denize yelken açamayanların toplamı. Düne ağlamaktan bugüne gülemeyen, kuşların gagasına sakladığı yarınlar kadar korkak. Kalmanın sancısındansa, gitmenin şifasına kapılan, arafta bir hüzünlenip bir neşelenen hasta. Çünkü Mansûr, insan dediğin, bütün köşeleri tutulmuş bir dünyada ...

Eksik-Kesik

musa da öyle yapardı. kızdım mı bir insana ben, şakası yok. içimde konuşan buzağıyı öttürürüm diye bir kaygım yok. altına remz olan soylu avurtların kollarına astıkları yarınlarla gözlerimin arasında bir bağ yok. musa da öyle yapardı. ben de öyle yapalım di. sesini kes, yüzünü ez, rüzgâr es. lafı dilinde dondurma da anlat. kıvırmadan alnını, sürtmeden boynunu söyle. kesecek misin sen bu? musa da öyle yapardı. ben bir sokak tartısına çıkınca elimin tersiyle attığım bozukluklara bakan adamın yüzünü aklıma getirmez önüne boca ederdim bütün birikimimi kirliydi ellerim, bir fiskeyle yere düşürürüm garipceyizi diye  melekler şahit olsun dinime imanıma düşünmedim. ben elimi cebime sokunca kirlenirdi ellerim simsiyah du. musa da öyle yapardı. ben tumturaklı cümleler kurardım insanların hüznüne dair okyanuslar aşsın da kavuşsun diye iki sevdalı yürek elimdeki hüznü aralarına serper bir takım dualar eder bazı hergelelerin artığı izmaritleri küllenmesin aşkları diye avuçlarımda biriktirir tam...

Nefes

*Bir sağ kulak çınlaması. Şu sıralar çokça oluyor. *Hep aynı insanlar. Hep aynı midemi bulandıran küçük dertleri. *Anlaşılmadan ölürüm diye bir korkum yok. Hem niye anlasın insanlar birbirlerini? *Adını anmaya değmez bir yazar, büyük teklifler adı altında üç şey sıralıyor. Sonuncusu merhametli olmak... Öğütlediği şey bu! Sanki o ana kadar kimse kimseye bu tavsiyede bulunmamış da beypaşam söylediği için bir anda herkes merhametin asil ve cömert fedaileri olacakmış gibi... *Bir gün kimsenin yan bakışına maruz kalmadan, senden hiç beklemezdim zılgıtlarını yemekten korkmadan Hakan Günday romanlarındaki karakterler gibi küfretmek istiyorum. Evet tam olarak istediğimden emin olduğum şeylerden biri budur.  *Bir şezlongun sırtımı sızlattığı ve benim üstünde sızmak zorunda kaldığım gün, tattığım o duygu her ne idiyse hayat boyu bırakmadı yakamı. Sırtım hep sızlıyor. *Süslü laflar yazıp insanları oyalamak, duygularıyla oynamak kolay. Ne edebiyat ne de sanat bu. Düpedüz dolandırıcılık.  ...

Nefes

 Bu yazıyı yazarken hayatımda gördüğüm en berbat dördüncü hocanın dersindeyim. Önümde bilgisayar açık (makaleleri bilgisayardan açmalıymışım deyu). Bir cümle kaç saniyede kurulur? Bunun cevabı bu kişi dinlenmeden verilmemeli. Ayaklarım fakülteye varmıyor çarşamba günleri. İki saat on beş dakikalık ders belki on saate bedelmiş gibi geliyor bana. İnşaat işçisinin on saat çalışmasıyla sahilde güneşlenen, denizin dalgaları şırıl şırıl kulağına gelen birinin on saati aynı mıdır? Ben bu derste o inşaat işçisiyim. Attila İlhan'ın "Cinayet Saati" isimli şiirini konuşuyor hoca. Karşısında ben hiç yokmuşum gibi. Oysa odada bir o bir benim. Tek öğrenciyim. Bilgisayardan öylece okuyor. Aheste aheste kuruyor cümlelerini.  1952 diyor. Adnan Menderes diyor, İkinci Yeni şiirinin öncüsüdür de derler diyor Attila İlhan için. Bilgisayardaki word dosyasından okumaya devam ediyor. Balıkçı Türküsü ilk şiiriymiş Attila İlhan'ın. Lise yıllarında şiir yazmaya başlamış. 2005'te vefat etmiş...

Nefes

 Şu sıralar içimde hep bir geçmişin acılarından alacaklı olma hâli... Affetme hususunda çok pintiyim. Birisi vakti zamanında bana büyük bir hata yapmışsa olmuyor, affedemiyorum. Kıskanılacak ne çok hayat var. Zweig'ın Amok Koşucusu 'ndaki doktor gibi hissediyorum kendimi. Öyle kötü niyetli öyle de birilerine yardım etme duygusuyla dolu kalbim... Asaf Hâlet'e dair bir makale yazıyorum henüz altı sayfa bile olmadı. Üretmek için okulların kapanmasını bekliyorum. Ev gibisi yok. Meskun bir mahalde olmadan abur cubur kabilinden şeyler yazmaktan öte bir şey yapamıyorum. Öyle şeyler düşünüyor ki insan ağızdan çıksa imandan olunur. Sabır... En acı ilaç.  Becerebilirsem Mansûr yazılarını bir kitap olarak çıkaracağım. Kitap işleri de sırf tanıdık işi...  Okumalıyım.

Nefes

 Burhan Sönmez- İstanbul İstanbul/ Onur Ünlü- Hesabım Var son zamanlarda elime geçen en lezzetli kitaplar. Lise yıllarımda hayatımdaki en büyük katkıda bulunan isimlerden biri Nergis hocaydı. İzini öyle kaybettim ki. Değer gören bir öğrenci olmak, hayatta en az başıma gelen şeydi ve bu hisse kapılmama o sebep olmuştu. Umarım bir yerlerde iyidir. Aklıma şu sıralar hep o geliyor. Asaf Hâlet'le ilgili bir makale yazıyorum. Kıvrana kıvrana... Dün dergimizin toplantısını yaptık. (Kelimeler Hareketi Dergisi). Ömür ve Kül'ü basmışlar. Hem de bir adet. Sergi için. Sonrasında lutfedip birkaç tane daha basacak ve yeğenimle bana göndereceklermiş. Tuhaf, elimi neye atsam yeşerir gibi hissederdim eskiden. Şimdi vahaya atsam çöle dönüyor. Hangi gölgeye otursam güneş oraya dönüyor.  Ellerine kıymık batsa, zelzele olmuş, tufan kopmuş, dünya yıkılmış gibi saatlerce ballandıra ballandıra anlatıyor insanlar. Benim dünyam yıkılmış diye anlatmaya kalkıyorum (ne budalalık bir başkasına dert açmak) ...

Nefes

 İstanbul. Pazar gecesi Samsun'a dönüş. Bir ay kadar sonra dönem bitiyor sanırım. Ev gibisi yok. Bir insan hayatının en önemli unsuru düzendir. Düzenin yoksa hiçbir şeye sahip olamıyorsun. Geçenlerde nasıl bu kadar üretken olduğunu sorduğum profesör öyle dedi, bir odam olunca ben de üretebilecekmişim minvalinde bir cümle. Akademik üretimlerde bulunmak istemiyorum. Kuru kupkuru bir dil. Ancak ilgi duyanının okuyabileceği (o da alıntı yapmak içindir) şeyleri üretmek mantıksız demiyorum hayır. Sadece o dili benimseyerek, o sahaya yönelerek, edebî bir dil bulup ardına düşmek gökyüzünü ciğerlerime doldurmak varken, bir kavanozun içinde sıkışıp kalmak istemiyorum hepsi bu. Eve gelmek nasıl rahatlattı beni anlatamam. Annemi de özlemişim. Paul Auster'ın New York Üçlemesi'nin birinci kitabını okuyorum Cam Kent.  Dili oldukça güzel. Leyla Erbil'in Ateş ve Bahçe 'sini de okuyorum bir yandan. Dili hiç içime sinmedi. Şiir damarı şu sıralar kuru. Felsefeye devam. Felsefe üç insan...

ederlezi

ederlezi, yalnız bir bayram olmak yaraşmaz sana bir isyan türküsüdür söylediğin missouri'ye gül atmak aklının ucundan bile geçmez bağıra çağıra çantalar fırlat boğaza ederlezi içleri akıl bulandıran birtakım söylemlerin sığınağı kalsın yapabilirsen ederlezi sıska ayaklı bir kıza yan gözle bakma hızırla ilyas yardımcın olsun bu da bizde bir türküdür gerçi hızır baharı beklemez bir başkası olur gelir hızır bir başkaldırı olur gelir hızır sıska ayaklı kıza da gelir otobüste yer vermekten utanan gence de hızır zürafa sokaktan geçmez ederlezi hızır zürafa sokağı temizleten valiyle oturup da çay içmez hayır ederlezi kimseyi yargılamak bana düşmez ama zürafa sokak yalnızca bir sokak değildir ederlezi bir ülkedir, bir idealdir, bir kandır damardaki bir ülkesindir ki ederlezi gemiden inen kovboy artıkları zürafa sokağından geçmez işte ederlezi o vakit yalnız bir bayram olarak kutlanmaz üstüne üstlük bir de bağımsızlık türküsü olur adın el salla bir aşka ederlezi sevdiğin kız içinde yaşar di...

MESELENİN A ve B'Sİ

İnsan, omzuna aldığı yük kadar yer tutuyor hayatta. Kiminin yükü bel çatırdatıyor, ki­minin yükü tüyden hafif. Herkesin yükü bir diğerine hafif gelirken yine herkesin yükü kendi­sini bir başkasıyla kıyaslamaya başladığı an gözüne iyice ağır geliyor. Herkesin yükü kendine zor geliyor. İnsan, karşılaştığı her zorlukla beraber bir mesele yle karşı karşıya kalıyor. Bu me­seleler çözülmesi gereken bir düğüm olarak görülüyor ilkin, insanın gönül tahtından hâl edil­mesi gereken zorba bir sultana dönüşüyor. Bunlar meselenin istenmeyen, omuzdan derhâl atılmalık bir yük olarak görüldüğü yerler. Bir de mesele gönüllüsü olmak var. Bir şeylerin yü­künü bile isteye almak telâşı… Edebiyat dünyasından (ya da bir edebiyatçının dünyasından) bir örneğe kulak verelim: “Dostoyevski Avrupa’da uzun müddet kalınca karısına şöyle bağır­mıştı: ‘Rusya’ya dönelim. Rusları unutuyorum…’” [1] Dostoyevski’nin Rusya’ya dönmeyi iste­mesinin, (bunun için karısına dahi bağırmasının) dahası Rusları unutmaktan kastının...

Nuh'un Gerisi

Derme çatma bir ev yap diyorsun şimdi Nuh. Nefesim alnımda bir damar olup fikrediyor. Kapısız evler yapıyorum kalmaya. Gören duyan arsız bir ev sahibiyim sanıyor. Kırık dökük nakışlardan ör çatısını diyorsun şimdi Nuh. Oysa yazdığım hiçbir şiir okunmuyor. Geçen bir trenin camından yansıdığım kadarım. Gözlerim bir bilekte saat kadar iz bırakmıyor. Hayır sana haşa nasıl yalancı derim Nuh? Baksana bir deniz saçlarımdan damlıyor. Yalnız duramam bu evde, camları, nasıl desem, bana bir ters bakıyor. Bunun seninle bir ilgisi yok Nuh. İnsan en zor kendi yüreğine konuyor. Biz konanlar konamayanlara bir küfr gibi söyleyince aynı kökten gelen iki kelimeden biri yörük oluyor. Bu evden çıkınca Nuh, beni belki al kuşlar serper göğe, insan bir gagalık yerde olsa huzur istiyor. Beni belki Nuh sen, beni Allah, beni gök, beni yer Nuh, beni saatin geç vakti anlar. Bak Nuh! uyku bir iyi geceler öpücü-- gözlerime ğü. şanslı bir evlilik yapmamış bütün iki yüzlü tanıdıklarımın (l)imanı. annem tekstil işçisi ...

Nefes

 Yine intiharlar... Yine intiharlar... Kabil olsa bu dakika. Neyse. İşsizlik, yalnızlık, gurbet. Somurtmanın gülmeden fazla yer tuttuğu bir hayatı yaşıyorum. Anlaşılmak için ağzımı kime açıp bir harf söylesem cümlemin sonu bitmeden yığınla hazır paket cevabı önüme koyuyorlar. Atay'ın Günlük 'ünün hemen başlarındaydı "Canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız." sözü, günlük tutmaya başlamış biri kendimle konuşacak kadar yalnızım demekten başka bir şey yapmıyor. Anlamıyorlar çünkü. Herkesin acısı karşı taraftan tahammül edilebilir geliyor insana, sırtımda olmayan her yük kuş tüyü bana. Eğilen bel, bükülen omuz benim değilse, herkesin başı diktir sanıyor insan, gözüm ağırlıktan yeri değil de gökyüzünü görüyorsa hava bana hep güzel geliyor... Dışarıda köpekler havlıyor, içimde düşünceler. Sağım solum önüm arkam kitap, 50 sayfa ona 100 sayfa buna, daha birini bitirmeden her gün bir başkasının dünyasına kaçıyorum.  Şükür bu yazıları okuyan eden yok. Ölünce okunur bu yazı...

İSRAF

  İSRAF Saat gecenin ikisi olur olmaz boğazına bütün bir çöl dolardı.   Çocukluğundan şu gençlik yaşına kadar taşıya geldiği vurdumduymaz bir musibetti. Bilirdi. Gövdesinin altında ezildiğinden kan gitmeyen uyuşuk kolunu kaldırır kaldırmaz bir "ah!" Çıktı dilinden. Her zamanki yerinde çıkardığına emin olduğu terliklerine uzattı ayaklarını. Gözlerini uykum kaçar korkusuyla açmaya cesaret edemeden, elleriyle hol duvarlarını            yoklaya yoklaya mutfağa gitti. Bol klorlu çeşme suyunu bir dikişte içti. Çölü vaha etmenin rahatlığıyla doğruca yatağa derken, açmaya üşendiği gözkapaklarını bir ameliyat masası lambası yoklar gibi oldu. Salonun ışığıydı, babaannesi uyuya kalmıştı, söndürmeliydi. Salonda onu bekleyen bir tarafı halıya neredeyse bitişmiş yeşil bir kanepeden başkası olmadı. Koltuğun arkasındaki duvarda dantelle örtülmüş ölüler silsilesine değdi gözü. Boğazına kuru bir eyvah hatırlayışı dolandı. Uyu...

Mansûrnâme (Teslim oluş.)

Sana elleri titrek kelimeler getirdim Mansûr.  Sesi cılız hakikatlar, can sıkan duygular, içli bir ağıt, kapkalabalık yalnızlık. Kendimi getirdim sana. Biraz sığınsın diye ellerim. Kaçarken bir fanusun içine mutlu bir dünya tepiştirip geldim huzuruna. Salladıkça bütün karların tepetaklak olduğu, kırılır korkusuyla pamuklarla sarıp sarmalanmış bizimkinden bile sahte bir dünyayla... Gitmeler duydum çokça, gelmeler duydum çok az. Kalmalardan kaçmalar kadar hesap sorulmaz. Bolca alçaklık giymiş herkes. Pek azının üstüne dar. Giymem diyenlerin hepsi alay konusu geldiğim yerde. Gülmezsin diye sana geldim, çırılçıplak... Bir tüccar da tanıdım yolda. Benden mutsuz kelimelerimi alıp yerine mutlu sahtelik koymayı vadeden bir tüccar. İlkin uzandıysa da elim, bir kora değmiş gibi gel demeden geliverdi gerisingeri.  Daima bir gülüşü sığdırmak mı hayatıma?  Yapamazdım Mansûr fazlaydı bana...

Mansûrnâme.

Gücün yettiğince bir şeye sabredilir. Gücün yetmeye başlar başlamaz mücadele. Bir yere kadar geliyor insan, takatinin hiçbir şeye yetmediğini hissediyor Mansûr. Haplar, uyku, arkadaşlarla edilen kısır sohbetler, deniz kenarında dalgın bir yürüyüş, kalabalık bir dolmuşta başka nefeslerden kaçarak yolculuk yapış, büyük ideallere tekrar tekrar kapılış, ev temizliği, hayallere yöneliş, yarım kalan işleri tamamlayış, eski fotoğraflarla hasret gideriş, yeni insanlarla tanışıp ilk fırsatta onlarla irtibatı koparış, yırtılmış elbiseleri ihtiyaç sahibi birine veririm düşüncesiyle yeni alınacaklara yer ayırmak için ayıklayış, başlanıp ilk elli sayfasında sıkılarak kenara atılmış kitaplara tekrar başlamak için niyetleniş, kalp sızısı bırakmış kişileri yeniden hatırlayış, kapağının etrafı pespembe kurumuş şurup şişelerinin tarihinin geçtiğini fark eder etmez kaldırıp atmaya meylediş sonra tekrar vazgeçiş, çiçekleri sularken bulunan solucanlara nasıl bir hâl çare bulamayacağını bilemeyiş, bir yaz a...

Nefes

Duyulur Şeylerin Putları yayınlandı. Bir insanın şiirleri kitaplaştırıldığında heyecanlı, mutlu, hevesli olması gerekir belki. İçinde bulunduğum ruh hâli bütün bu güzel şeyleri tatmamı bana yasaklıyor. İnsan bazen güzel şeyler de olsun istiyor hayatta. Olmadıkça hayata inancı azalıyor insanın. Bunca kalabalık içinde iliklerime kadar hissettiğim yalnızlık da cabası. İnsanların anlatacak ne kadar çok şeyi var. Oysa benim susacak ne kadar çok şeyim var. Hisseden yaşayamıyor velhasıl. Konuşmak için hissetmeyi bırakmak gerek. Dikkat edilirse duygusal bir konuşmayı yapan kişinin ağlarken susmaktan başka çaresi yoktur. Duygular susturur insanı.

Böyle

Bir zambak ne zaman değse yanağına bilirim böyle ürperir ellerin. Gün böyle zamanlarda yeşerir teninde, böyle gün dua edersin. Biriktirdiğin bütün bozuk paralarını böyle gün bütün. Bozulan bütün yürekleri böyle gün tamir. "Rüzgâr elbet uçurur birbiriyle yüklü iki kalbi birbirine." der ve çeker gidersin. Adımların birbiri üstüne hayat dolu böyle yağmurda gelir. Yarını böyle sabah sayarsın alnında. Dünü böyle akşam özlersin. Kollarınla kucaklar un ufak edersin bulutları. Böyle uyuyunca unutursun ölen babanı. Alkışlarsın bütün ölmüşlerini, yorulana kadar dilin. Ellerinin izi ayın bir zamanlar kutlu bir elce sınıkmış olduğunu öğrendiğin günden beri çıkmadı yanaklarından. Bunu annemin içi kadar saklarsın sevdiklerinden. Örtersin gülüşünü bir gerçeğin aydınlığıyla. Böyle susar dilin bu havalarda ve sen yağarsın gökten yağmur diye ellerime, Böyle ıslanırım bir zambağı sularken. Bir zambak ne zaman değse yanağına bilirim böyle ürperir ellerin.

Nefes

 Dün çocuk hikâye kitabım bitti.  Ömür ve Kül.  Sanırım birkaç aya basılacakmış. Şiirlerimi de bizim Cevher toplamış. Pişmişi pişmemişi hepsini derdest edip bastırmak en iyisi. Duyulur Şeylerin Putları . Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Rübailer 'ini okudum gece. Bir çırpıda bitti. Kısaydı da. Bir çocukluk manzarası gelip duruyor gözümün önüne. Ereğli'deyim, Erdemir'in bilmem hangi bölümünden bulutlara kardeş olan yoğun dumanlara baktığım yokuşun en tepesinde oturuyorum. Hemen her yaz evden kaçıp gittiğim tek sığınağımdı dedemin ve anneannemin yanı. Bahçeden kopardığım hormonsuz eğri büğrü domatesler, ayçekirdekleri, şeftaliler, balkondan koparıp koparıp yediğim ekşi üzümler, erik de var mıydı? Hatırlamıyorum. O yoğun dumana baka baka yerdim hepsini. Hâlâ kaçacak bir yere ihtiyaç duyduğumda oralara bir yerlere gidiyor aklım. Yirmi yedimdeyim ve hâlâ... Şimdi o bahçenin çoğundan eser yok. Dedem hasta. Yıllar da gelip geçti. Özgeçmiş bıraktım bir yere. Rıdvan Ağbi'de birkaç yere...

Nefes

Cami. Haftaya doktora dersleri başlıyor. Cahit Sıtkı'nın, Evime ve Nihal'e Mektuplar 'ını okuyorum. Kafka'ya ne kadar da benziyor Cahit Sıtkı. Sûretâ ikiz gibiler. Hasan Ali Toptaş'ın söyleşilerini, denemelerini okuyorum. İhsan Oktay Anar'ın T1AMAT 'ını rafta görür görmez alıp bir çırpıda yutuverdim. Hollywood filmini andırıyor. Çokta sevemedim. Kim Ki Duk sinemasına devam. Trilyonlarım olsa da kitaba versem.

Nefes

Cami. Pamuk'un Babamın Bavulu  konuşma metnini okudum. Tuhaf, bana hep buz gibi bir adam gibi gelen Pamuk'u ilk defa (konuşmasının sonundaki duygusallığı sebebiyle belki) sıcak buldum. Sahici değil Pamuk, kim ne derse desin. Yalnızca doğru kartlara oynamış bir adam.  Kim Ki Duk'un Pieta'sını izledim. Hayli uzağım Asya sinemasına. Biraz daha emek verme kararı aldım. Okuma işleri, arada yazıp silmeler, doktoraya hazırlık... Şu sıralar şiirleri kitaplaştırmayı düşünmüyor değilim. Rıdvan Ağbi'yle görüştüm. Daha önce bir yayıneviyle irtibata dolaylı da olsa geçmişti. Belki oradan çıkar. İsmi Duyulur Şeylerin Putları  olsun istiyorum. Hemen kapağında; Anneme, İbn Bâcce'ye... ithafen... Bir CASIO  saat hediye etti bugün Cevher. Kolundan çıkarıp öylece verdi. Bileğime tam uymasa, yeterince teşekkür edememiş olsam da. Hoşuma gitti doğrusu. İnsan vadedecek şeyleri olsun istiyor çevresindekilere. Kendi varlığından başka. Sunabileceği, arz edebileceği, ikram edebileceği... ...

Bir Koca Bul Kendine.

 kollarını sarı tenekelerle donatsın  bir de araba şöyle altına aman kıçın açıkta kalmasın  lüks bir ev salonunda zigon sehpa  odalarında ondan olma senden doğma  yapaylıkla büyümüş çocuklar yatsın bir koca bul kendine  dert keder bildirmesin sana ömür boyu bazen bağırsın, seni koluna takıp hava atsın arkadaşlarına aman canım de ne yaparsa yapsın. parasını yiyorum ya işte budur artım. bir koca bul kendine sana süslü kıyafetler alsın renk renk boyat saçlarını bakan dönüp bir daha baksın. gözü arada bir dışarıya baksa da olur de cüzdanındaki kredi kartlarını hatırlayarak haram helal olur de çok da umursamayarak tatile git yaz aylarında sere serpe uzan kumsala yanında şortuyla şezlonguna uzansın ne iyi yaptık canım de denizin tuzu saçlarında kalsın kikirde milletin içinde mümkünse topuklu ayakkabın da olsun. huzur budur canım de aslan kocam sağ olsun. ta kına günü başla masrafa tül perdeden kumaşlara verdir milyarlarca parayı açma hemen avcunu en az cumhuriyet...

Nefes

Sanata dair ne zaman bir şeye denk gelsem o an doğmuş gibi oluyorum. Daha önce yenilmiş bütün meyveler dallardaki yerlerine tekrar konuyor, çürümeye terk edilmiş ne varsa tazeliğini gelip buluyor bir ağacın gövdesinde.  Bütün yaşama sevincim küçük bir çocuğun bütün arkadaşlarından kıskanıp terli avucunda sakladığı bilyeler gibi rengarenk gelip düşüyor alnıma. Bu yüzden diyorum bazen sanatın en mahrem yerlerini insandan hiç gocunmadan sergilediği herhangi bir duyguya sarılıp öylece bir fanusun içinde ilelebet yaşayabilirim.  Aslında demiyor da hissediyor gibiyim.  Ne tuhaf Mevlana'nın neden Türkçe değil de Farsça yazdığını şimdi daha bir özümsüyorum. Yok çünkü insanın içinde doğduğu dilde hissettiklerini hakkıyla anlatabilmesinin bir yolu. Ne tuhaf Âdem'e neden ilkin kelimelerin öğretildiğinin hikmetini iliklerime kadar hissediyorum. Neden önce sözün olduğunu da. Bir şeyi tanımak, onu sınırlandırmaktan geçiyor. Bir eylemi, duyguyu, tutumu... kelimelere hapsetmeden hepsi ha...

İktisat Teorisi

Sanrı ne kadar uzaksa ellerime. Tanrı bir o kadar yakın ellerime. Kıskanç günler sıkıştırdığım heveslerime Ne kadar hüzün ekildiyse Bir o kadar da yutkunma sunuluyor. Şimdi bana yarın yerine sıra sıra dizili ilaç konan ellerime, kendi merhabamla bir güneş ektim. İnsanın insana sırrolmadığını bildim. Kimsenin kimseye kalbolmadığını da. Kaç kere bir aşkı yuhaladınsa o kadar artıyor ellerin. Artıyor ellerin, ellerim ne kadar aşkı yuhaladıysa. İktisat teorilerine, bir madde daha ekliyor ellerim: "Sevmenin artı değeri sevilmemenin eksi değerine denk düşüyor." Ve ben, ellerimde sayılar, kalakalıyorum.  

Unuttuğun Nedir?

Nihayet insan, kendi kadar yer tutuyor hayatta. Çıkılmaz kuyulara en Yusuf gözlerini bıraktın Mansûr. Hayat denen aşa kattığın tat neydi bildin. Yağmurlu bir gün, ıslak yere serilen muşambanın üstüne satılmak için dizilen kölelerden biri değildin, olamazdın da. Satılmak bile bir lütuftu sana. Ah Mansûr anla artık sen satılmadın, atıldın... Yalnız bir gök sunuldu sana. Bütün dünyan boynunun ağrısına dayanabildiğin müddet boyunca o kadardı. Manzaran birkaç nemli taş. Ayağının dibine atılan birkaç öteberi. Eski bir kova, içinde hayallerin unutulduğu. Bak demin ağlarken şimdi gülüyorsun. Bazı duyguların adı yok, bunu en iyi sen biliyorsun... Salınan her bir kovaya sana ait bir şeyler bıraktın. Açlığını, tokluğunu, göz yaşını, tükrüğünü (temiz olduğunu hiçbir zaman iddia etmedin), bazen kovayla birlik çıka gelen ipe astın bütün umudunu yaslandın bütün kuvvetinle boğumlarına, kaydı gitti ellerin, geri düştün suya, boğuldun... Öğrenmeliydin Mansûr, kitaplarda yazmayan acı hakikati; düştünse k...

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr.

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr. Şimdi bu kaybolmuşluğun inan bundan. Islanmadan kuruyanlarla aynı yere serilmedi senin yatağın hiç. Sırılsıklam oluşun, titreyişin, düşen her yağmur tanesiyle artan tedirginliğin... Ne kara ne denizdi olduğun yer. Bazen güvenilir bir iki adaya denk geldiysen de onlar da karışıp gitti sulara. Teyemmüm alırım diye eğildiğin toprak çamura, bataklığa dönüştü. Namaz kılmamakta değil belki ama haklıydın abdest almamakta. Sancın var Mansûr... Bir dert sancağı gelip dikilmiş gönlüne. Sancolmuş.  Kirlenmemiş belki gönlünün etrafı gel gör ki birkaç parça kan kurumuş. Kan tutanların hiç bakmadıkları bir yer hâline gelmiş gönlün Mansûr. Kan tutamayanların uğrak yeri olmadığına sevinmişsin. İş bu ya bir kere kanatmışlar gönlünü... ne sargı, ne dikiş, ne bir melhem bulup çıkagelen olmuş. Kendi hâline bırakmamışsan da gücün de yetmemiş bir şeyleri durdurmaya. Sana bütün dertlerini yerle yeksan edecek bir hakikat taşımıyor ellerim. O yükü omuzlayacak bir cüsse ...

Şiir desen de değil. De!

Evin kapısından içeriye girer girmez bir hol. Üstü tahta, ayakları ucuz bordo rengi ayaklarıyla bir masa. Masanın üstünde her akşam yemeğinde iletişimsizlik türküleri söyleyen bir yığın beyazlığıyla tuzluk. Çamaşır makinesinin deterjanlarının üzerinden kazınıp bir daha kullanıldığı soluk mavi duvarlar. Baca yeri hep evin annesinin göz altı torbalarının rengiyle aynı. Siyah mı desem? Acılı siyah mı? Bilmem. Varsa küfürlü bir bilgim, hayatımda gördüğüm en sahipsiz siyahlıktı. Annenin göz altı torbalarıyla rengi aynı. Küfretmek için hiçbir ayıp sözcüğe ihtiyacım olmadı. Sustum. Walkman. İşte kulaklarıma sundukları kocaman bir dünya. Mp5, Mp4. Dünyalar. Hem de kulağımın tam ortasında. Kulağımın tam ortasına kurulmuş bir medeniyet. İmparator benim. Tüm köleler hayallerim. Ellerim. Tuşlarla aynı cüssede parmaklarım.

Metin

Tükeniyorum Mansûr. Tükeniyorsun... İçinde İNSANa umuda dair kalan son harcırah, azlığının sesini duyuruyor sana. İNSAN her şeyden önce İNSANa inanmalıydı. Gel gör ki öyle olmadı. Son inanç kırıntılarını kaybolmamak için döktüğün yolda heba ettin. Az buçuk azığından da oldun, inancından da... Sana muştulu kelimeler taşısın isterdim kuru, çatlak ellerim. Yarını öven, düne söven, sözlüğün en orta yerinde fakat kimsenin görmediği sözcükleri ulaştırsaydı dudaklarım çok isterdim. Gel gör ki öyle olmadı... Bir yazar İNSANa inandıkça var. Yazdıkları büsbütün İNSAN. İnsana musahhar kılınmış tek erdem alçaklık olmamalıydı. Yazıp sildiklerim, yapıp ettiklerim helâk olmamalıydı. Gel gör ki öyle olmadı... Bir metin her şeyden önce anlamak için var. İki İNSANın arasında köprü olmak, iki İNSANı yanyana getirmek, iki İNSANı aynı kelimelerde, hislerde buluşturmak için...  Metin ol! diyoruz birine yüzüne alabildiğine çarpan bir acıya azıcık merhem olsun diye. Metin ol! sağlam dur, devrilme, yıkılma...

Nefes

Köşemdeyim. Hastayım. Yarını bilemememin endişesiyle dolu bir kafayla. Mûsâ gibi diyorum artık: "Katından gelecek her hayra muhtacım."  İnsan imtihanlarıyla birlikte bir şeyleri hissetme imkânını elde ediyor. Peygamberleri anlıyor söz gelişi. Bir zamanlar benimle dertleşen bir arkadaşıma akıl verecek oldum da üç aşağı beş yukarı şöyle söyledim: "Seni anlıyorum. Seninle aynı açıdan bakabiliyorum." Unutulmaz bir ders: "Benimle aynı acıyı çekmeden, aynı açıdan bakamazsın..." haklıydı. 7.01.2022

Nefes

 Bir ayı geçti. Samsunda'yım.  Camide uyumaya ve ders çalışmaya devam. Yüksek lisans savunmasını hangi gün yapacağımı bugün toplanan kurul belirleyecek. John Steinbeck, Cennet'in Doğusu... Şu sıralar okuduğum kitap. The Fountain, uzun bir aradan sonra izlediğim en iyi film. İnsanın düşünmeye çok fazla vaktinin olması zannedildiği kadar iyi mi? Belki, bazen. Halkın arasına karışamamak... işte bütün nimet ve alabildiğine azametli bir şekilde omuzlarıma binen külfet. Edebiyatın insana sağladığı şey daha fazla hissetmek hepsi bu kadar. Hoş geriye de başka pek bir şey kalmıyor. Edebiyat nedir diye sorulsa, "insan olmak sanatı der" ve şöyle devam ederdim: "insanın insanlığı insandan öğrendiği başı ve sonu olmayan bir terbiye sistemi." Ömür'ün ve annemin adıyla kaleme aldığım hikâyenin resim çalışmalarını görüyorum ara ara, hikâyenin bitmiş hâli kafamın içinde bir yerlerde. Hâlâ bitirmedim. Ne yapmam gerektiğine ilişkin en ufak bir fikrim yok. Düzenli bir iş, ş...