Ana içeriğe atla

Kayıtlar

KARICIĞIM

Karıcığım, bu tahterevalliye ikimizden biri fazla. Bilemem ruhumu hangi yüzyılda bıraktım. Çünkülerin seni leylaktarlasında uyutan Anahtara küs deliğinden mi baktın? Karıcığım, ikimizden biri bu aşka fazla. Gözümü bir çift ayakkabıya taktım. Hatimler indirdik birlikte ölülere, Şiş göbeklere tahta bıçak fırlattık. Gömüye sen kayıkla geldin, Ellerinde bozuk paralarla geldin, Gözü oyuk kıza, tarihi serüvenlerle geldin. Karıcığım, bunun bizim dinde yeri yok. İstemezsen kuş vurmayı dedemin çiftesiyle bırak yerde kalsın. Tanzim olsun olmasın padişahın fermaniyle Fistanlı füsun, günahlı kuyu, üç talakta boşamışlar uykuyu. Sabah olmamış, tam onyıllarca. Karıcığım, bunların hepsi saçmalık; Yaşlanalım ellice.

Nefes

Krzysztof Kieślowski'nin, Dekalog serisine başladım bugün. Ne kadar geç kaldığım bir yönetmen! Karşılaştığı her güzel şeyde bunca vakit o 'şey'den mahrum oluşu hüznü de çöküyor insanın sinesine. Bir uykudadır ve ölünce uyanır insan. Hayat rüya görmekle mi yoksa bir kâbusun içinde mi geçecek? Düşün dur... 21.04.2021.

Çevrili Sırt.

Herkesin gözünü diktiği yere sırt çevirmene şükredilecek bir tavır olarak baktığında, eline tutuşturulan sahteliklerin asıl nimetlerin yerine konulmuş yalancı gramofonlar olduğunu göreceksin. Bir şarkının gidişatına asla müdahale edemeyen gramofonlar. Oysa sırtın hep başka şarkıları söyler. İhaneti, küslüğü, gitmeyi, reddetmeyi konu edinen şarkılardır bunlar. Bir şeylere sırt dönmek her zaman soylu bir erdemi barındırır içinde. Oysa yüzünü dönmek, gelip kucağına konacak bir yığın günlere gebedir. Belki sırf bu sebeple başı dertte olanlar yarının bilinmezliğine yüzlerini çevirmek yerine geçmişe gitmek için bir yığın anıyı biriktirir zihninde ve gerisingeri döner. Yarına sırt çevirir. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Anıların bir nimet olduğunu. Karşılaştığımız bütün külfetlere karşılık içine girip sığındığımız bir çeşit muska olduğuna inanıyorum; anıların. Eskilerden bahis açan herkesin, bugünle ne yaparsa yapsın temas etme gücü bulamadığına, yarından konuşmanın budalalık, geçmişten konu...

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız.

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Ona artık kimi sevdiği sorulmaz. Haşin baş dönmelerin günahı yüklenmez avucunda biriktirdiği keşkelere. Yüzünün hangi günün güneşine hasretle güldüğü sorusu, göğsündeki boşluğu hangi sesin doldurduğu sorusunu gücendirir. Gücenmek, saçlarını lekeler bir kızın. İnsanlıktan çıkmanın netameli bir suç olduğu, bir kızın derli toplu saçlarına küsmesinden çıkarılamaz diyenler, bir kızın gözünü hangi kayboluşlara diktiğinden habersiz ömür tüketir ellerde. Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Bir tek buğulu cama daha takatinin kalmadığının resmidir yapıp ettikleri. Anlamsız gülüşmeler, tıkız iç çekmeler, dantel dolu çekmeceler. Anlamsız bir koşudur artık kızın üstündeki fistanda güller yeşertmesi, Duvardaki saatin bozuk olduğunun farkına varmamışsa, Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Dudakları hisli şarkıları öpüyorsa, süt sağılan bütün bakraçların kulpları bilir hangi vaktin süte renk vermediğini. Yutkunan bir boğazın, hangi buluta sırnaşarak gölgelerde ihanetler t...

Ben yalnız bunun için seveceğim seni.

Sözlerin bazen hiçbir anlama gelmiyor, Sırf bu sebeple bir Çinli hayat boyu kıskanmayacak ellerini. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Güneşin tenime değdiğini, kayanın tuza doyduğunu, denizin gündüz aya küstüğünü, Annemin tam on beş yılına ağladığını, rahiplerin günah silme yeteneklerini Yahudilerin bencilliklerini anlamayacağım. Canımın yanışı, var olan bir şeyi daha anlamanın sıkıntısıyla eş değer. Doruklarda durulmadan yutkunmayacağım hiçbir düzlükte, hiçbir sözlükte ne demek istemişsindir diye dolanmayacak gözlerim. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Fötr şapkanın asılmakla değil, emekliliği çağrıştırdığı vakitlerde yaşamak, bir boş ev çatırtısı kadar meşgul etmeyecek zihnimi. Taze tenlerin tutuşturulduğu buruşuk ve bereketli yaşlılığın okuduğu selâ, yardım etmeyecek zihnimde taşıdığım küslüklere bir ad koymaya. Hayır, yatakta çatlak bir topuğa bakıp ağladığımı hatırlayarak kıvrandığıma dair bir and içme çıkmayacak dilimden. Hislerimi, bir başka muzdaribin koynunda buna benz...

TEKBAŞINALIK

Kuşku duymak, olan bitene kuşkuyla yaklaşmak, kuşkulu bakışlar fırlatmak anlam verilemeyen her şeye. Kuşkulu… Yani kuş kadar ürkek. Kuşkulu yani daha fazla dökeceği gözyaşı olmadığına, sinesinde taşıyacabileceği bir kedere daha yer kalmadığına inanan insan. Büyük mütefekkirlerin, şairlerin, filozofların câlib-i dikkat bir yönü vardır ki şudur; insanları değil ''insanlığı'' severler. Var olanı değil var olması gerektiğine inandıklarını, daima var kalacağına inandıklarını...  Pratikten, teoriye kaçarak yaparlar bunu. Pratikten yani gerçekten kaçarak. Rüyalarda uyanık olduklarına kendilerini inandırarak. Rüyalarla bu iş olmaz denilebilir mi? Peygamberlerin rüyaları vahiyken, müslim olsun gayr-ı müslim olsun her insana rüyada ilham gelirken rüyalara kaçanlara kötü gözle bakılabilir mi? Dünya ticarethânesinden (ç)alınan bu kaçışın yok mudur bir bedeli? Çok az insana nasiptir bu bedeli ödemek. Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Ödemeleri gereken bedel; tekbaşınalıktır. Tekbaşı...

BASILACAK TOPRAKLARI OLMAYANLAR AYAĞI NEYLESİN?

Felsefenin, en temel soruları çocuk(su) sorular(ı)dır. İçerisinde kendini birden bire bulduğu bu tuhaf dünyayı öğrenebilmek adına; gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, elinin dokunduğu, ayağının bastığı, dilinin tattığı şeylere bir anlam yüklemeye çalışan çocuğun sorduğu sorular, filozofluk makamının asırlardır koltuğu sarsılmaz üyelerinin kılıç kalkan kuşanır gibi kuşandıkları sorulardır. Niçin kılıç kalkana benzetiyorum bu soruları? Kocamış, ak sakallı, ayaklarında sandaletleriyle tasvir edilen büyük bilgeler ne yapacaktı kılıç ve kalkanı? Kılıç yapım aşamasındayken ustanın suyunu nerelerde, ne kadar kullandığını ballandıra ballandıra anlatması, kalkanın gergedan derisi yahut fil derisi olduğunu bilerek ellerine alıp, vücutlarının ekseriyetini saklamaları gerektiğini iyice bellemeleri ne kazandıracaktı onlara?  İlk filozofların hemen hepsi denize kıyısı olan bölgelerden çıkmıştır. Ticaretin yapıldığı bu vesileyle diğer pek çok kültüre, inanca sahip insanların bir araya geldikleri ...

Nefes

Batu cephesinde yeni bir şey yok. On İki Maymun'u izledik bugün. Kurgu içinde kurgu. Çok güzeldi. İnsanın olmak istediğiyle, olduğu arasındaki uçurum... Keşke bu kadar uzak olmasaydım. Çevremdekilerin dertsizlikten, en ufak meseleleri aşılması zor dağlar gibi görmeleri bunu da büyük bir girdabın içindeymiş gibi anlatmaları gitgide tuhafıma gitmeye başladı. Oysa dertten ölüp gebersem, bir cümle kuramam kimseye. Bilmem bu suskunluk hangi bulutun üstünden yelken açıp yolunu şaşırdığının ayırdına varmadan bana toslayan kuştan kaldı. Birden epeyce şedit ve yüzsüz bir boşluk duygusu gelip çöküyor göğsüme. Git diye kovsam, gidecek yeri yokmuş da bana sığınmış gibi acayip bir melet. Sanatçıların psikolojileriyle ilgili çok ciddi sıkıntıları olduğuna dair kanaatim kemale erdi. Kendi sıkıntılarını farkında olarak ya da olmayarak diğer insanlara da bulaştıran, bunalımlı insan topluluğu... Hem iyi ki varlar hem de keşke olmasaydılar denilenler. Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gonçarov'u...

HER ŞEY İNSAN OL DİYE

 O ki bu yolda gitmeye kararlısın. Gözlerin ne kadar bakarsa baksın Sâmiri'yi Tûr'dan dönene kadar fark edemeyeceksin.  Hayat hep geç kalmışlıktan ibaret. İnsan ayı da yıldızları da geç olunca, her yer kararınca görüyor, gecolunca, gece olunca... Günün bütün aydınlığını kaçırdığını gökyüzündeki beyazlara bakarak fark ediyor. Yarın diyor yeni bir gün aydınlığı daha var... Yarın... Oysa; ‘'Suyun suya benzemesinden daha çok geçmiş, geleceğe ve  hâle benzer.'' [1] diyor İbn Haldun, Mukaddime isimli eserinde. İbn Haldun elbette bu sözü toplumların gidişatı hakkında söylüyor. İş bu ya bu görüşü insan tekinin duygu durumuna indirecek olsak şu anlama geleceğinden hiç şüphem yok; bugünü kaçıranların yarını da aynı olmaya mahkum...  O ki terk ettin Ninova'yı, balığın karnına girmeden pişmanlık nedir bilemeyeceksin.  Pişman olmak...  Farsça'da; Paşmân/paşimân... Geri(de)-düşünen... Anlamı biraz daha Türkçeleştirecek olursak; geçmişte olanı düşünen... Cümlelerin için...

ANNE KUCAĞI

 Bir avuca sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir avuca sığdırabiliyordu. Şeytanı kucağında taşıyan kim varsa; ’’Emzirilen sensin!’’ diyordu yüzlerine karşı. ‘’Bebeklerinden meme emen annelersiniz.’’ ‘’İçtiğiniz süt değil. Şirk suyu. Yediğiniz aş değil, üç öğün vesvese.’’  ‘’Korkunç İvan oğlunu neden öldürdüyse’’ diyordu. ‘’Ben de işte öylece çözemiyorum bazen neyi neden yaptığımı, bir an ayılır gibi oluyorum, Oğul İvan gibi ‘sadık bir oğul ve sade bir kul olarak ölüyorum.’ diyor ve gözlerimi yeniden yumuyorum.’’  Bir çift göze sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir çift göze sığdırıyordu. ‘’Siz’’ diyordu, ‘’Göz bebeklerinizin hakkını vermeyi bir kez olsun düşünmüyorsunuz.’’ ‘’Siz yalnız güzele; gözünüzün el verdiğine talipsiniz, oysa ben bilhassa, çirkine dair ne varsa; göze pis, göze habis görünen ne varsa onunla tanıştırıyorum göz bebeklerimi.’’ ‘’Böylesi’’ diyordu. ‘’Şükre daha yakın tutuyor beni. Böylesi şirkten daha uza...

Nefes

Aidiyet duygusunu yitirince insan ne büyük bir boşluğa düşüyor. Ait olamamak. Yabancılaşmak. Öteki olmak. Kostümü çıkarıp, kıyafette karar kılmak. Kostüm kökeni itibariyle de bir bağlılığı beraberinde taşıyorken, kıyafet biricikliği, benzememeyi, herkesleşmemeyi sunuyor insana bir ödül gibi. Bir de çırılçıplak olanlar var. Ne kostüme ne de kıyafete mecâli kalmayıp, yalın ayak başı kabak dolaşmak zorunda olanlar. Kostümü atalı çok oldu. Kıyafeti de bir giyip bir çıkarıyorum şimdilik. Tez için okumalara devam ediyorum. Bir süre sonra aynı insanın zihninden çıkmış şeyleri okumak bıkkınlık veriyor. Okumaların arasına başka alanlara dair bir şeyler koymaya mecburum. Roman, günlük, sabah uyandığımda içimde şevki varsa film... Bursum yattığında Asaf Hâlet'in bütün yazılarını, (kitap tanıtımında söyleşilerin, konferanslarının vs. de yer aldığı bilgisini okuduğumu hatırlıyorum) bütün şiirlerini alsam iyi olur. Onur Ünlü'nün en sevdiği şair; Asaf Hâlet'miş. Bunca sıkılmışlığımın ar...

ATEŞ DENİZİNDEN MUMDAN GEMİLERLE GEÇMEK

  Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk isimli o ölümsüz eserinde geçen bir betimleme.   Hüsn ü Aşk, mesnevi türünde yazılmış en önde gelen eserlerimizden biri... Romanın, edebiyatımıza geç girme sebeplerinden başlıcası mesnevilerin o boşluğu dolduruyor oluşudur. Bu nazarla bakıldığında senelerce insanların bin bir hâlet-i ruhiye içinde tekrar tekrar okudukları başucu romanlarından biridir Hüsn ü Aşk. Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Bugünün saçma sapan kişisel gelişim kitaplarının insanlara boş vaatlerde bulunarak onları dolduruşa getirmeleriyle karıştırılmamalı. En olunmaz ve onulmaz görünen meselelerin mutlaka bir çıkış yolu olduğunu anlatır bu ifade.  Gözü pek olmayı; kişinin doğru olduğuna inandığı düşünceleri, fiilleri ne pahasına olursa olsun yapması gerektiğini öğretir. İnsan, bunlardan başka nedir ki? Dünyanın en bedbaht insanı uğruna ölecek hiçbir değeri olmayan insandır. Değer kelimesi değ-(mek) kökünden gelir...

HER YAZAR CAN KIRIKLARIYLA ÖLÜR.

 Tahta bir sandalyenin üzerinde, gözleri seneler içinde bozularak, ellerini mürekkebe, aklını karakterlere, mısralara, düşüncelere, gönlünü satırlara vermek… Yazar olmak; hepi topu bunlar... Yazar ölmek? İşte o zor. Bir odada bütün ömrü tüket. Yalnız kendinle konuş. İnsanları anlamaya çalış. Dudak kurutur, bel büker, uyku kaçırır bu.  Dünyayla arasında hep bir cam vardır yazarın. O camın koruyuculuğuna güvenir de yazar düşüncelerini. O camın kırıldığı gün, kalem tükenir, kâğıtlar kirlenir ve yazar ölüverir kimselere söylemeden.  Petersburg... dizleri üstüne çökmüş yirmi bir kişi, gözleri bağlı, kurbanlık bir koyun gibi sıraya dizilmişler... Üçerli gruplar halinde kurşuna dizilecekler. O; altıncı sıradadır, yani ikinci grupta. Ölümüne dakikalar kala Çar'ın af haberi gelir. Ölüm yerine Sibirya'ya sürgün... Hayata kaldığı yerden devam edebileceği haberi... Dostoyevski... ...Travma...  Tunus'tan ayrılırken sultan, eşini ve çocuklarını Mısır'a götürmesine izin vermez, amacı ...

Nefes

Kahve üstüne kavhe. İşte bu vakte kadar ki bütün menüm. Melih Cevdet Anday'ın günlüklerini okumaya başladım. İnce. Günü gününe tutulmuş bir günlük değil. Aliya İzzet Begoviç'in, Doğu Batı Arasında İslam'ını okuyorum bir yandan. İsyan kavramına dair alıntılayabileceğim bir cümle buldum kitapta, tez için iyi oldu. Bir kaynak bir kaynaktır. İnsan perhizine devam ediyorum. Bir el sayısı kadar kalmadı görüştüklerim. Hemen iki yıla yakındır böyle. Belki daha az, belki daha fazla. Bu hâlimle mutluyum. Nutuktansa mantık daha tutarlı geliyor artık bana. Dışa\dışarıdakine değil de içe konuşmak. "İnsan eğrilmiş bir mahluktur." demiş Einstein. Aliya kaynak belirtmeden aktarmış. Al sana insana dair bir tanımlama daha. 7.04.2021

NE İŞİN VAR YEDİNCİ KATTA?

 Yahudiler kararlıdır, Rab'bı görmek için ellerinden ne gelirse yapmaya... Canhıraş bir şekilde çalışırlar, gece gündüz. Hedefleri yedi katlı bir kule inşa etmektir.  Babil Kulesi...  Yedinci kata geldiklerinde, bu küstahça davranışları Rab'bı kızdırır. Başlangıçta bütün insanlar aynı dili konuşurken, insanlarının dillerini değiştirir Rab. Artık kimse birbirini anlayamaz, birbirleriyle iletişim kuramaz olmuştur ve kulenin yapımına son verilir... Tevrat'a göre  dillerin ortaya çıkış öyküsü kısaca böyledir.(Bkz. Tevrat, Yar. 11/1-9)  Birbirini anlayamamak... Bir toplumu bu yıkar, düşmanın topu, gürzü, bombası değil. Kendisini anlatamamak... Bir ferdi bu yerle bir eder, yalnızlık değil.  Hep bir yolunu aramış insanlar, ne olursa olsun sesini duyurabilmenin, bir ses duyabilmenin. Anlatmanın, anlamanın, anları değerli kılmanın hep bir yolunu aramış.  İnsan hep, anlamak ve anlaşılmak istemiş, tarih dediğimiz ilmin bütün özeti budur. Gerisi kim muktedirse onu...

Nefes

Hafta sonu Kaplanoğlu'nun, Buğday'ını izledim. Musa ve Hızır kıssasını daha bir özümsüyor insan. Hacı Bektaş ve Yûnus arasında geçtiği rivayet edilen; "buğday mı? nefes mi?" göndermeleri çok hoştu. Stalker'a göndermeler de öyle. Bir nevi günlük olarak notlarımı kaydetmeye çalıştığım yazıların başlığını filmi izlemeden bir gün önce nefes olarak seçmem, filmden sonra beni epey sarstı. Beş yılda çekilmiş film. Kaplanoğlu şüphesiz çok yetenekli. Kıymetı bilinecek mi? Orası meçhul. Sanırım bütün filmlerini seyredeceğım. Rüyalarla başım dertte. Yoksa kabuslarla mı demeliyim? İkisi de birbirine öyle karışmış halde ki. Uyumaya korkuyor insan. Orwell'ın, 1984'ü bitti. Zavallı Winstonlar olarak yaşıyoruz hepimiz. Büyük Birader hep vardı ve hep olacak. Bizim durduğumuz yer neresi olacak? Bütün soru bu. İngilizce çalışmaya devam ediyorum. En azından okuduklarımı iyice anlamalıyım. İkinci bir dile henüz vakit var. Belki ucundan kulağından başladığım Arapçaya yöneliri...

Nefes

Son günlerde tamamen bitiğim. G. Orwell'ın, 1984'üne başladım. Fazla mı geç kaldım okumak için? Sanmam, yaşadıklarımızı sadece satırlardan okuduğum hatırlama temrinleri gibi geliyor bana. Dünya hep aynı dünya. Semih Kaplanoğlu'nun, Yusuf Üçlemesi bitti bu sabah. Yumurta oyuncularıyla daha bir cana yakın gelse de, kurgu itibariyle Süt daha zekiceydi. Sembolleri üstüne okuduğum birkaç yorum bile yeterince doyurdu gözümü. Tez için okumalarım sürüyor. Bir süre sonra birbirinin aynı binlerce cümle okuduğum hissi... Beyitleri alıp, kendi çalıştığı konunun üstüne yamıyor birçoğu. Bu dizeler kapitalizme dair büyük bir eleştiridir diyor söz gelimi. Ne şairin, ne şiirin bundan haberi bile yok. Akademisyenlik; yazar burada bunu diyor\demeli\dedi\demiştir. Fazlası değil. En azından sosyal bilimlerde böyle. İşsizlik, bedenime dişleriyle olanca gücüyle bitişmiş bir yılan dişi. Geçenlerde liseden arkadaşlarla buluştuk. Konuşulanların çoğunu anlamadım. Sınıftaki i...

Si Je Vis.

Si Je Vis. Yaşıyor olursam, ölmezsem... Ölüm paranoyası olduğu söylenen Tolstoy'un yazılarının sonuna koyduğu üç harfin; ‘’s,j,v’’ Fransızca anlamı... Çevremizde olup bitenler çoğu zaman garibimize gidiyor. Anlam veremediğimiz şeyleri duyar duymaz kendimizi gurbette hissediyoruz. Garibanı oluyoruz anlatılanların, o konuda yoksun olduğumuzu, o konudan uzakta olduğumuzu anlıyoruz bir tek. Ne garip! Garip; yabancı olan, yani gurbeti gittiği yere götüren... Gurbet; yabancı yer, yani kendine geleni, yabancı kılan... Kendine garip olanın, dünyaya arif oluşu. Dünyaya arif olanın kendine gafil oluşudur gurbet. Kimseyle işi gücü olmayan, cebinde iaşesini temin edecek üç lirası olmayanlara da gariban diyoruz. İnsanlara ve paraya uzak olana...  İnsan, kendinin bile uzağında yaşıyor artık. Garip olması için başka bir yere gitmeye ihtiyacı yok. Ne diyordu büyük Türk Şair'i İsmet Özel; ''Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir...

eY.

Ey yarınların körpe dudaklı iklimleri, Ey yeni kulplu gözler, Ey çocukluğumun cehennemde yanan günleri, Ve ey! Çocuk. Torbalarca öfkem benim. Beni en terli elleriyle sarıp sarmalıyor hayat. Gecenin içine, bir de bitmemişliğin unutkan ve kurak en kılcal öykülerini yamıyor. Müsveddeler, müsveddeler, müsveddeler, Küçük bir cebe sığdırdığım budalalığım benim. Yazıp ettiklerim. Ve ey! Çocuk. Küflü gürültüm benim. Direnmekte olan sancım. Bu son olsun dediğim tüm kırmızılıklar, En paslı kan olup akıyor çiçeklere. soma, soma, soma, toprakta çürüyen temaslarım benim. Yitmeyen gülüşlerim. Ey balyoz sesleri, Ey kaçamak iç çekişlerim, Ey kuru laf kalabalıklarım, Ve Ey! Çocuk. En doğmak istemeyen ömrüm benim.

KAN.

Kandan örülü sıcacık çimenlerdi göğsümün eğerleri. Güne, çıplak düşlerimi bir muştu arzusuyla satardım. Bir yapaylığa kul olan saçlarım ilk mevsimde inerdi. Güne, yatakta kıvranan bir cüsse bulup atardım. Yeter ki terk etmesin ölüleri, şehirlileri, fahişeleri, Yeter ki küsmesin fabrikaların hinlikle öten zilleri, Yeter ki bir terliğe zor sığan ayaklar, alçalmamış avuç sesleri, Akşamın göbeğinde saklamaya en mahrem yerleri, Bir sisin gövdesinde, yudum yudum beklerdi yakarışlarım. Yeterdi. Yeni terleyen bıyıklarıma, harıl harıl hayat ektim. Düğünlere küs gitti. Kitaplara ters. Yüzümü en kasvetli yerinden ikiye kestim. Bir yanım küs öldü; mağarasız ilahlara. Bir yanım yüz oldu, insanlara. Taşıdım gövdemin üstünde yüssüz bir baş. Aynalara küs öldüm. Yaranamadım. Kulağımda bir hainlik düğümleniyor. Boğçalı fısıltılarla, Kırışık bir yüze resmetmem dileniyor seni. Koynuma sığdırdığım avuçlara karıştırmam isteniyor, Bütün olup bitenleri. Ayaklarıma ihanet edemem anla. Yola küsse de insan, aya...

Derrida'nın annesi ağrıyor, Musa.

Arkası kaybolan yüzlere sarılı mavilikler, Hiç bilmediğim avuçlar, rengarenk avuçlar. Bir gözün hiç değmediği serinlik, Bir aynanın hiç yansımadığı güzelliğin peşisıra, Bıraktım ceketimi. Derrida'nın annesi ağrıyor. Can yanacaksa bir ölülük dünya kabında, İşte böyle yağsın Musa yağacaksa. Yanımda bir melek avaz avaz bağırıyor; Yazsın diyor, ne yazacaksa! İşte böyle doğsun Musa. İşte böyle ölsün tuzlu kuş gagaları, İşte böyle küssün öksürmemeye. İşte böyle. Kaçık battaniyelere sarınıp, Kösnülükten haya eden de sendin. Gönlü yaş olana hayır gelmeyen buluttan, Büyük harften korkan bilek de bendim. Anne neren ağrıyor? Annem ağrıyor. Annem ağlıyor. Gelecekse Musa şimdi gelsin. Elimde Hızır un ufak dağılıyor. Suda gezemem ben göğsümün sancısından dişlerim kanar. Hem... Yırtık sandaleti giyen de sensin, Çıkıp da hinlik bulduğun dağına, Düşüp bir kırışıklığın ağına, Çatlak topuklara yol soran da. Gözünü n'olur ayırma aynadan. Anne neren ağrıyor? Annem ağrıyor. Annem ağlıyor. Boğacaksa ...

UMUT

Hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün. Sen, eski ilkbaharlardan kalma bir hinlikle yaklaşıyorsun kazaklara Sevmenin bütün kalıplarını taşıdığını bildiğim heyben, ince tırnaklardan bir çerçi alnı sunuyor emeklerime ter diye. Kımıldayan her bir suya, gözünü düşürdüğün bir benim değil, herkesin dilinde. Artık herkes biliyor bir şiir ağırlığındaki bileklerin hangi destana itecek beni. Kaybettiğim yassı gövdeleri nerede hangi dağın hiç çıkılmamış tepelerinde bulacağımı herkes biliyor. Herkes, herkes, herkes. Şimdi çıkıp, yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Bunu değil ötekini. Binbir telaşa kapılıp, anlatsam seni. Ortaya yalnız sessizliğim çıkar. Sen yine bulursun bir kulp takmanın yolunu. Kursağımda hevesimin işi ne? Kalacaksa sende kalsın. Yalan yanlış kelimelere bel bağlama. Yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Ben ne kadar ıslandıysam sen de o kadar yağmalıydın. Bilindik tüm kiremitler gibi öyle olmadı. Düştüğün yer başım olmadı. Kıvrıla kıv...

Quo Vadis

Dilimiz, hep bir ızdırap ağacı tırmanıyor. Meyveleri, şiire sığmayacak kadar acı. Kara leğenlerde bekletilen yarınlara okşuyor güzelliğimiz. Burnumuzun içinde, isli bir uzaklık gibi sinmiş yıldız köşeleri, Bir isyancıdan arta kalan bütün talan, rehberimiz. Kirli bir tabelaydı ve şöyle yazıyordu: "Sevginiz, hiç olmadığı kadar kinli." Muziplik olsun diye değil sahiden cevap vermiş biri:"Kinimiz, hiç olmadığı kadar sevgili." İsa'dan bu yana yalnız bir kişi sordu nereye gittiğimi.

Niyet

Uzat elini cılız çığlıklardan Ben dalgalar nasıl kemirilir iyi bilirim. Göğe serili çatık kaşlardan suya akseden damar nedir onu da. Gözleri uzaklara dalan her genç kızın lanetlediği bitimsiz günler avucumda uyuttuğum serçenin kalbi kadar bana aittir. Ne ölmeyi, ne de yaşamayı isteyen bir lanetli varsa yeryüzünde benim, buna gece vakti yumruklaşan sarhoş kusmukları döndürülen sirk çarkları, kamçılanan Nietzsche atları mübarek Promete, peştemalsiz evreka nidaları şahittir. Çok dizelendi hayallerim şair mısralarında yemin ederim elime şiirin eli değmemiştir. Tırmandığım bütün yamaçlarda, üzerime bir kayanın ızdırabını yükledim. Diz çöktüm, baş eğdim. Sayılmaz kula kulluğum. Niyet etmedim.

Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.

Yanaşma. Yaklaşma bana. Islaktır tenim, gözün bende uyku tutmaz Çün, vedasız bakışların hışmından geçtim Ölümsüz günlerin ayrımından. Sakallı tabutlardan pembe dudaklar fısıldadı hayatıma: Kaderime nebi nefesinden bir başkaldırı yazılmış benim. Hem de kendi arzumla. Benim ahım, efendisi soluklanırken, ırmaktan bir ağız dolusu su aşıran at kadar heveslidir tutmaya. Parmaklarım, dünyayı hangi ucundan kıracağı bahsinde gayet mütekebbir. Bir tek gün bile razı olmadım ayak ucuyla suya dokunmaya Nankörlüğüm gelirse burdan gelir. İnsanlar ki koyunlarında benden gizli bir yarın taşır; Belki de yalnız bu sebep oldu, şemsiyeleri, güneşe ispiyonlamama Evet, bu sebep oldu onları güneşe küstürüp, yağmura yâr diye sunuşuma. Issız ormanlardan yankılandı ıslığım, kunduzlar dudaklarını ısırırdı Senin adını anacak olsam. Bunu sarı, bunu küskün, bunu yorgun köklerden çıkardım Bezgin çimenlerden. Yanağımda hep bir geçmiş öpücüğünün ıslaklığı Portakal yüklü kervanlarıma, dar sokaklarda uçuşan kuş sarkıntıl...

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin? Sırtında daima varlığını hissettiğin bir el. Yürürken arkana bakmana gerek bırakmayan bir güven hissi. Hissetmekte öylesine dirayetlisin ki içinde en ufak bir tereddüt dahi yok, o elin üzerinde olduğuna dair. Ve fakat, her yüzükoyun yere düştüğünde, seni esvabının ardından tutup yeniden ayağa kaldıran o elin, sırtüstü yere düştüğünde, senden himayesini, merhametini, yardımını çektiğini görmen, hayat boyu seni yalnız bu yıkar. Ötesi yalnız birkaç sarsıntı. Birkaç hayal kırıklığı... Farkındasın. Ya sen o eli çekmesini istedin, ya O senden elini çekti. Üçüncü bir şık mümkün mü? Kendini hayatının hiçbir evresinde bu kadar sahipsiz hissetmedin. Bu kadar terk edilmiş, bu kadar bir başına bırakılmış hissetmedin. Bunu en iyi sen biliyorsun. İyi ama ne oldu? Nasıl oldu da o el çekildi üzerinden. Başkasının başını okşayan, sırtını sıvazlayan o el, senden neden vazgeçti? Tanrım, bir insan kadar yalnızım bu dünyada. Bir kum tanesi kadar savunmasız. Savruldu...

Yalnızlığın getirdiği yalınlık ya da yalın olunduğu zaman ortaya çıkan yalnızlık.

Çölü işaret etmiştin bakmaları için/sonra çöl yumdu sana gözünü her uyandığında seni yeni bir saray beklerdi/ annenin avuçiçlerinde daha önce hiçbir kitapta tasvirleri yapılmamış bir saray kıskandırdı sana bütün güzellikleri/ tutup hasedini şeytanın tulumuna sakladın çoktu ortak yönünüz/ gördü fakat ses etmedi dostuna biliyordun/ en /çok/ sen biliyordun öyle olduğunu Bir düelloya çağırıldın/ hem de yaz hasadında gitmedin. Bulduğun bütün harfleri yediğini bilirim bir kelimelik hakikat için N/e/y/i/n/ v/a/r n/e/y/i/n y/o/k utanmaz bir gece aydınlığında serdin genç bir kızın gözüne Eteklerini toplardı sana doğru gelenler ayakları hep tozlanırdı bir masada tam üç ölüm gördün önce yağmurun sonra kuşların üçüncüyü unuttun/ belki de işine öyle geldi Haininin öptüğü İsa hiç girmedi yazdığın şiirin mısraına Ata binince, bir çift aşk sevinci dört nala koşturmadı seni Yaptığın bütün gergefleri kırdın Bütün ayrılıkları elinle nakışladın Mavi denilince aklına hep yok geldi gök değil, göğe yok demek...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

Ders 2 Gördüğüm en eski ayakkabılar onundu. Tek tek aşındırdı bütün yolları. Nasıl vakur yürünür haklı bir yenilgiye ondan öğrendim. Konuşmaya gittiği her kim olursa olsun, ayakları bir kez olsun sürçmedi. Gölgesi bir kez olsun düşmedi yere, ne ben ne bir başkası o yürürken yetişemezdik ardından. O yürürken ardınca sallanırdı gözlerim, yine de dönüşünden başka hiçbir yürüyüşünü göremedim. O dönünceye kadar merakla beklerdim. Son dönüşünde elinde bir balta, küçük demir çubuklar, ince uzun odunlar yanımda birden belirdi. Baktım. Baktı. Gemi dedi. Anladım. Gitti. Anladım göğün içli içli ağlayacağını, anladım pencerelerin kapanacağını, anladım avucumda biriktirdiğim suyun artık ele avuca sığmayacağını, artık bir su birikintisinde kendimi seyredemeyeceğimi anladım. Yine de gittim ardından. En kurak yeri seçti gemiyi yapmak için. En olmaz parçaları getirdi bir araya, ayaklarıyla onulmaz yaralarına rağmen sıkı sıkı bastı toprağa, gelip geçenlere hiç kulak asmadı. Dediklerini biraz olsun düşün...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

DERS 1 Anlattı. Elinde meşaleyle, elinde asayla, elinde sayfalarla, elinde dünle, elinde bugünle, elinde yarınla, bildiği ne varsa anlattı. Bana mısın? demedi hiçbiri. Dayanamadı bir gün. Dilin yorulacağını, kalbin yorulacağını, umudun yorulacağını ilk onda gördüm. Sabır son kuruşuna kadar nasıl harcanırmış, ondan öğrendim.

Ahasuerus

Buz gibi süte okunacak özlü dualar devşirdim senin bakışlarından mülhem yaşlanınca yüzünün benzeyeceği toprağı buldum O toprak ki Ahasuerus dürtmeseydi dertli İsa'yı Yahudi gezinip durmayacaktı üzerinde Oysa ben gözlerinde, karın çiselemeden doğruca su olarak aktığını gördüm. Soğuk işlemezdi sana, kar işlemezdi. Basamak ne anlama gelir hiç bilmedin ömür boyu attığın her adımda doğruca hedefine varırdın sen Açtığın bütün kitapların son sayfasıydı eline geçen Başlamak, hep bir sonla mümkündü sende bu yüzdendi belki, mezar taşlarını yastık yorgan edinmen uyku nedir bilmeden. Rıhtıma yanaşan bir gemi kadar ürkektin bir zamanlar atlattığın onca badireden sonra bu durgun suda sahili yıpratmanın korkusuyla taşıyordu yüreğin. Hepi topu iki kalplik dünyaya sığdırdın çaldığın bütün radyolu şarkıları döktüğün bütün yaprakları ağaç olarak gördün.  Cüz ve kül hep aynıydı senin nazarında. Günah ve sevap aynıydı. İkisini de sahiplenirdin. Bir dağı ilkin gözlerinle tırmanırdın. Bir suya önce eller...

VİCDAN

Bir Van Gogh tablosunda, arkalarda bir yerde, ilk bakışta kimselerin fark edemeyeceği kuytu bir köşeye resmedilmiş gibiyim. Sanki o uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gökyüzü nedir herkese öğreten kargalar, güneşten yayılan bütün sıcaklıklar, ben yokmuşum gibi davranıyor. Sekiz yılda sekiz yüzden fazla tablo geçmiş elinin altından ve beni fırçasıyla (eh pek de zahmet çekmeden olsa gerek) bir iki darbeyle nakşetmiş buraya, öylesine.

HUDAYİNABİT

 Hudayinabit…  Bu kelimeyi çok seviyorum. Kendimi hepi topu sığdırdığım iki kelimeden biridir.  Kendi kendine yetişen bitki, kendi kendisini yetiştiren kimse... Hudayinabit.

bilsen ne çok eksildim dağlardan

yarım avuç bir ürkeklikti bakışları omuzları mahcubiyet kokan alnı terli bir isyandı yaftaladı tüm bakışlarımı madun bir kurdele taktım göğsüme kirli giydim alnıma bütün fikirleri yıkanamayacak kadar çıplaktım soyuldu ellerim kınından öylece göğe kalktı

Mennundu kadınlar yanaklarından.

Arasında gezindim umutsuz yarınların kokmasın diye dökülen tuz da kokmuştu karda diz çökenlerin, çarmıha gerilenlerin bilenlerin, nedir karanlıkta yürüyüşü semiz atların suda mumların, toprakta merdivenlerin ateşte gülüşlerin yanmasının sebebini aradım

Kara Kış

kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına, bırak serpilsin yaram buz tutmuş ağaç kovuklarını buğulu gözlerinle sarmala geçsin buz tutmuş suda boğulmadan bütün karları küre sessizce geçsin arabalar küfre denk bakışlarından sussuzca aksın sular gençliğimin ortasından beni yakından sarıp sarmala bir şefkat geçsin, kursağımdan. kara kıştan arta kalan zamanı bana ver helal lokma nedir tatsın dilim aç ölmesin. arta kalmış aşklardan başka serilmemiş göğe aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. suların kulakları şimdi kirlidir bir başka akar ölülerin yüreğine. bir dalın en ucuna as körpe bakışlarımı serilmemiş yere aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. bırak izler örtsün, kimliğimden arta kalan küskünlüklerimi. bırak izler örtsün. yakından gelip uzağı bulan mesafesiz evlerin, yalnız karabasanından sormasınlar beni. kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına. mevsimler hiç olmasın Annemin gözlerinden başka.

Delikanlı

            İnandı yıldızlara             Herkesin başına gelen onun da geldi.             Tüfeğinin namlusu buz tutmuş             kaburgaları sayılan o gürbüz;             delikanlı, ağzı küfürlü bir askerdi.

Bahar rüzgâr ve çocuk

Tam iki resmin arasında hayatBir gülümseyiştir almış başını gidiyorKısa saçlı çocuğun gözleri siyahSandaletleri burdayım diyor Kareli hırkasıyla onu hayatLüks bir düğüne davet ediyorPancar renkli yalın ayakKoşa koşa icabet ediyor Bilmiyor renk nedirSon on gün Bach’ın gözündekiBedir diyor bedir bedirHalis kulluk bunu gerektirir Saçlarıyla kurulamışlar ayaklarınıYollara onun temiz tırnaklarını değdirmemişlerDökmemişler kuyuya hiçbir artıkDibine baktıkça köle nedirBir daha düşünmüşler Artık ata sarılıp ağlamak faslı bittiAnne aptalım demiyor çocuklarBir balık oltaya müminken bakmayıpMünkire reva görülen süs balıklarınaTav olmuyor çocuklarAğ delik, olta bozukAğız tadı nedir bilmiyor çocuklar Paçaları sıvalıDemek yol yürümüşlerBahçeye sırtı dönükBir bir  dizilmişlerDemek hasat vaktidirElini beline götürürkenGözleri gülen çocukŞimdi neyi ekecek Çorabı var, çorabı yokPantolonu yamalıBakın bahar! diyecekEski resimlerdekiBakın rüzgâr! diyecekEsen rüzgâr ne ki?Hayatın kendisi bir rüzgâr...

O....pu.

            Aristoteles’ in,  Mefafizik ’e başlarken kurduğu ilk cümle şöyledir: “Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1] Yemin ederim  Aristo , hiç doymadım. Allah’tan hep ilim sahibi olmayı istedim. Yemin ederim  Aristo  pişman olacağım hiç aklıma gelmedi. Tanpınar’ın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Hemen her sayfada altını çizdiğim bir kelime var:  Parasızlık.  Bir yerden sonra daya­namıyor garibim:“Para dünyada kaldıkça namuslu insan bulamazsın. Birisi, baban, anan, deden, de­denin çevresinde veya sen, bir devrinde çok akıllıca namussuz olacaksın. Ta ki bütün öm­rünce namuslu olabilesin. Şimdi Yahya Kemal’i yine hatırladım. “Hamdi” derdi ve sık sık bunu söylerdi. “Hiç olmazsa son zamanlar, temiz kalmanın bir imkânı yoktur.” [2] Şimdiki edebiyatseverlerin elinden düşürmedikleri  Huzur’ un ikinci baskısını görme­den ölmüş. Oğuz Atay’ın  Tutunamayanlar  romanında olduğu gibi. Cemil Meriç’in,  Jurnal ’inin I. cildinde de en çok muzdarip olduğu şey budur.  Parasızlık. B...

Koltukta limon ekşimiş.

 "...Ve herkes kendinin mezarıdır." [1]  İşte böyle söyletiyor  Huzur  romanında Suat'a. Romanda tefekkür nasıl tebellür edermiş herkese gösteren Tanpınar.  Mezar kelimesiyle, ziyaret kelimesi aynı kökten geliyor. Mezar kelimesi  ziyaret edilen yer  demek. Arapça'dan aldığımız her iki kelimeyi de sık sık kullanıyoruz. Bayramdan bayrama mezar ziyaretlerine gidiyoruz mesela! Toprağa biraz su dökmeyi, çeşmeden kendimiz değilde beş litrelik şişeleri ağzına kadar doldurmuş dolaşan küçük bir iki çocuk görmüşsek, ellerine birer lira tutuşturup onlardan almayı da ihmal etmiyoruz. Eh bilenimiz de bir Fâtiha-i Şerîfe'yi çok görmüyor, mevtânın ruhuna.             Benim derdim başka, aklım  Suat 'ın kastettiği mezarda.             Bir dönem olacağına kesinlikle inandırıldığım/inandığım şeyler vardı. Uğruna her bedeli ödemeyi kabul ettim şeyl...

Boğulmadım ama gemiye de alınmadım.

 Rivâyet oldur ki; Nuh Nebî vaktinde kendisine iman eden yaşlı bir kadın vardı. Nuh'a: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" diyen bir ihtiyar... Rivayet bu ya, unutur Nuh Nebî kadına söylemeyi ve kopar tufan... Her yer sular altında... Sular durulduğu vakit yaşlı kadın tekrar gelir Nuh Nebî'ye: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" deyince, Allah'ın Nebî'si şaşırır. Tufan kopmuş ve kadına hiçbir şey olmamıştır. Olan biteni duyan ihtiyar: "Geçen ineğimin ayağı biraz çamurlanmıştı, demek ondanmış." yanıtını verir.  Tufandan sonrada hayatta kalmak. İman böyle bir şey demek. Bir damla su alnına değse, eriyip gidenlerin üstlenecekleri, göğüsleyebilecekleri yük değil. Dağın, taşın kaldıramadığı yük. İman tahtası deniliyor Anadolu'da göğse, tevekkeli değil. Tahtanın kaderi hep bir yükü taşımak. Sandalye olur, masa olur, kalem olur, kâğıt olur... Kâğıt, kalem en ağır yükü üstlenirler ya! bakma sen, göze değer, dişe dokunu...