Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ŞEYH BABAM XXXII.

En çok güvenmeyi istiyorum bu hayatta. Bir taş parçasına bile olsa güvenmeyi. İnsandan çoktan vazgeçtim... Yüzümü güneşe bile göstermeyi istemeyecek kadar hırçın zamanlarım olmadı diyemem. İsterdim elbet kendimi bir yaz sıcağında sere serpe sırt üstü denize uzanmış güneşin göz kapaklarımı aşmaya çalışırken gözümün gördüğü turuncu renkle merhabalaşmayı. Buna hiç vaktim olmadı. Kurtarmam gereken insanlar vardı, bir işe bile girip çalışamadım. Sersefil gezindur avanakasnak gibi. Kitap okudum çokça, kendimden başka herkesi ve her şeyi çok sevdim. Saçlarımı hep sıfıra vurdum takke taktığım yıllarda. Rasulullah dört kere gittiği umrede kazıtmış diye bir rivayet dolaşırdı, ilmi kitaplarla mukayyet saydığım medrese okuduğum dönemlerimde. Öyle kabullenmiş ve sürekli birbirimizin saçını kazır hâlde bulurduk birbirimizi.  Birbirimiz mi kim?  Hiç kız eli tutmamışken, zina ayetlerini en çok işiten, elalemin kirli paralarını temizlemek için verdikleri bağışlarla ilim talebesi olmaya çalışır...

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXX

 "Salihlerle beraber olun" ayetini iyi insanlarla beraber olmanın ötesinde bir muhtevaya sahip olarak anlamamın üzerinden hepi topu ne kadar zaman geçti bunu söylemeye lüzum yok. Bence lüzumlu olarak gördüğüm kısmı ve dahi ayetten anladığım ise şu anlamı da içerdiğiyle ilgili. "Yanındayken sulh üzere olduğunuz insanlarla beraber olun." Böyle de anlıyorum bu ayeti, detaylarını vermek gerekirse şöyle de; "Sizi sizden alıkoymayan, sizi germeyen, söyleyeceğiniz laflarınızı peşin bir hesapçılıkla anlamayan, sözlerinizin ardında ve altında başka bir niyet aramayan, ruhunuzu soğurmayan, mutluluğunuza engel olmayan, her haltı aşmış ve bilge rolleriyle sürekli akıl vermek üzere beklemeyen, dinlemeyi bilen, anlamaya meyilli, hisseden ve sizi dinledikten sonra yükünüzü hafifletme cehdi içinde olan, gamınızı gam sevincinizi sevinç bilen, ahiretiniz için en az sizin kadar titreyen, göz yaşlarınızı emanet bilen, bekârlığınızı bekârlık, gençliğinizi gençlik, yoksulluğunuzu yo...

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Kaçış Mektupları 9

 Felç yalnız insanın elinin ayağının tutmayışı, yatağa mahkum hâle gelişi değil. Her insanın meflüç olduğu türlü duygu, düşünce, hareket durumları da söz konusu. Kimi duygularını dile getirme noktasında meflüç bir hâldeyken, kimi elinde şu kadar milyonluk bir parayla müteşebbis olma hususunda hareket kabiliyetini yitirmiş vaziyette ömürden gün tüketiyor. Kendime yazdığım bu mektupların bunca kişi tarafından okunmasının temel saiklerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bir ben değilim dibi görünmeyen karanlığın debelenip duranı. Bir bizleriz...

Kaçış Mektupları 8

Bazı şeylerin yalınlığına ihtiyacım var. Derin çözümlemelere, ulvî istişarelere, çeşitli yönlerden açımlamaya, yorumlamaya değil. Sadece biraz kulak kesilerek hâlledebileceğim kadar yalın, sade, net, belirgin, iyi tanımlanmış bir hâlde insan üstü enerji harcamadan, kafa yormadan, ilk dinleyişimde hemen anlayabileceğim cümlelere. Bu yüzden nefret ettiğim sayılardan kurulu formüller dünyasına imrenmek durumundayım artık. 1+1=2'nin dünyasına. Çünkü bu zamana kadar 1+1'in 2 etmediği yerlerin inancıyla tükettim kendimi. Nostalghia'da Tarkovsky'nin; "Bir damla bir damla daha iki damla etmez daha büyük bir damla eder." sözüne rağbet etmemem gerektiğini ARTIK biliyorum. *** Zihnimde yüzlerce yazarla yürümenin, biraz kalem tutabilmenin, yalan söyleyememenin, iki yüzlülük yapamamanın dışında kendime dair çok da bir şey biriktirdim diyemem. Bunların hiçbirini biriktirmeyen insanların neyi nasıl harcadıklarına ilişkin aklımda ve kalbimde bitip tükenmek bilmeyen bir merakı...

Kaçış Mektupları 7

Mektupların başlığına takıldı gözüm. Neden kaçıyorum? Kaçacağım yerde kaçmış olduğum yerden daha munis karşılayacak bir dünya vaadi mi ağuşunu açarak karşılayacak beni? Hayır bunun böyle olmayacağını ben de biliyorum. Ama insanın olduğu yer olmak istediği yer değilse şâyet, kendisini nasıl ait hisseder herhangi bir yere? Zor bela kalacak bir konak yeri bulan yolcunun hâne sahibine ayıp etmemek için kıvrandığı bütün duyguların toplamıdır ruh hâlim. İnsana ızdırap veren de budur ötesi değil... Başkalarının hikâyelerine cümleler taşımaktan kendi hikâyemde birçok sayfa boş. İşin kötüsü hangi sayfaya neler eklemem gerektiğini şimdi hatırlamıyorum. Her yazmaya kalktığımda birbirinden kopuk onca cümle yığılıyor. Ben de siliyorum.

KAÇIŞ MEKTUPLARI 6

 Bir ben taşırsam kalkar bunca yük sandım. Sırtlandığım şey in ne olduğu, kimin için taşıdığım, pahasının ederi, ne kadar götüreceğim, kime teslim edeceğim aklımın ucundan geçecek olsa El Vesvasi'l Hannas'tandır deyip bir eûzü besmeleyle geçiştirdim hemen. Yolda gördüğüm herkesi Hızır sandım. Öyle olsun istedim, bir tanışıklık kurduysam bunun mutlaka hikmetli bir sebebi olmalıydı, hikmete beni râm edecek kişiyle bir arada olduğum tesellisi kuracağım bütün cümlelerimin cesaretini verdi bana. Konuşmalarımız esnasında en sıradan cümleye bile hikmet yüklü kuşlar gibi hassas davrandım da kulağıma konsun istedim. Öyle olmadı. Duyduğum hiçbir cümle Hızır'ın ağzından çıkmış olamazdı. Bir bundan emindim. Musa'ya hakikati öğreten Hızır beni niye yanıltsındı? Konuşulan her sözü bir ben dinlersem duyulur olur sandım. Benim için konuşmadıklarını, sadece kendilerini daha fazla VAR kılabilmek adına susmaksızın konuştuklarını aklıma bile getirmedim. Gökten bir el uzansın da şöyle bir s...

Kaçış Mektupları 5

Kendime dair bir şeyler yazmayalı epey olmuş. Yine zor günler yaşıyorum. Sanki kolayına göz açıp kapattığım günlerim çokmuş gibi. Bütün insanlığı kurtarmak gibi bir işin içine daha girmiş bulunmaktayım. Düştüğüm kuyunun dibinde neler olup bittiğini söylemeden kuyunun başında yukarıda bekleyenlerin sallandırdıkları kovaya, suyun içinde nelerin olup bittiğini belli etmeden, elimdeki süzgeçle ayıklıyor, temiz bir kova gönderiyorum. Suya kavuşanların mutluluğuna dair cümleler aşağıdaki Batuhan'ın kulağına gelmiyor değil. AMA BU MUTLULUKLARIN HİÇBİRİNİN BENİM MUTLULUĞUM OLMADIĞI DA BÜTÜN AÇIKLIĞIYLA BANA TEBEYYÜN EDİLMİŞ BİR HAKİKAT OLARAK ÖNÜMDE DURUYOR. İnsanın içinde bulunduğu koşulları değiştirmesinin her zaman bir yolu olduğuna dair inancım hâlâ kavi. Gel gör ki bazen takati bitmiş oluyor insanın. Harf yazacak iki parmağı yan yana gelmiyor.

Kaçış Mektupları 4

 Modern dram sanatının mütemmim cüzü olacak çapta bir anlatıdır hayatım. Başa sarıp sarıp izlediğim hatıralarım var. Üstelik her seferinde hatıramın bir başka yönüne odaklandığımdan tekrara düşmüş gibi de hissetmiyorum kendimi. Bir sinema eleştirmeni gelse de yorum yapmaya kalksa kalemini yazısının henüz ilk cümlesinde kırar. Nedenini ona sor. Meflüç bir hâldeyim. İrademin tamamen elimden alındığı bir hayatın nefes alıp vermelerine yaşamak adı koyuyorum şu sıralar. Uyumaya, sabah namazı için uyandıktan sonra tekrar uykuya dalmaya kıvrım kıvrım kıvranıyorum. Saçlarım çok dökülüyor şu sıralar. Hiç susmadan o kadar çok konuşuyorum ki iç sesimle aynı şeyleri, birisine bir cümle kuracağım zaman bir ikisinin ardından sus düşüyorum. Yoruluyorum hemen. Batuhan ŞUORUÇ.

Montag Kitap Okur Firavun’u İtfaiye Hortumuyla Döverse Musa da Seni Özgür Kılar

  Montag Kitap Okur Firavun’u İtfaiye Hortumuyla Döverse Musa da Seni Özgür Kılar                                                                                            “Ve ancak yaşamın                                                      tehlikeye atılması iledir ki özgürlük kazanıl...

Kaçış Mektupları 3.

Bir sevgi dilencisi olduğumun farkına senelerce düşünüp de varmış değilim. Kendi olmak kitabımı okurken dinlediğim konferanslardan birinde ilgi ağıma takılan mevzulardan birisi bir sevgi dilencisi olup olmadığımdı. İçine düştüğüm acınası hâllerim olmadı diyemem. Bütün bir dünya sevse beni, bilmem kaç milyon hediye alsalar, her istediğim olsa, herkesin beni sevmesinden, her istediğim hediyeye kavuşmamdan ve her istediğimin olmasından müthiş bir rahatsızlık duyarım. Gidip sığınacak bir acı bulmam gerektiğini hissederim hemen. Ağlayacağım bir kuytu aramakla geçer ömrüm. Bütün dünya yıkılsa ve bir ben kalsam ne değişir hayatımda? Mevcut hâlimde bütün dünya ayakta ve bir ben yıkıldığıma göre değişen çok da bir şey olmaz. Yerimin kafirlerin, nezaketsizlerin, hissizlerin, zalimlerin, fasıkların, facirlerin yanı olmadığını bileli çok uzun zaman oldu. Gel gör ki yerimi yanları kılmaya azm ü cehd ettiğim nice âlimlerin, sâlihlerin, nâziklerin, fâzılların en ufak bir hatalarında okyanuslar geçeri...

Kaçış Mektupları 2.

 Bir haymatlos olduğumu dün Ümmühan Ablamdan öğrendim. Tevfik Fikret gibi vatanım rûy-ı zemin milletim nev-i beşer herzesine kulak kabartacak kadar haymatlos gibi hissediyor muyum? Ne bileyim ben! İnsanın korka korka atamadığı adımları yüzünden gün gelip de yürümek zorunda olduğu koca bir yolu olduğunu fark etmesiyle beraber kendisini oturmaya adadığını gerek kendi nefsimde gerek etrafımdaki insanlarda çok müşahede ettim. Yağan bütün kara, bütün kurşuna rağmen olduğu yerden ayrılma iradesi gösteremeyen siperdeki bir asker gibiyim. Atacak tek kurşunum yok yiyecek zibilyon kurşun var ve benim çakılı kaldığım yerden ayrılmaya dair herhangi bir eyleme geçme takatimin olmayışı Oblamovluk'una teslim olmamışım da ellerim kollarım bağlı bir biçimde bu hâle teslim edilmişim gibi hissediyorum. Dünyanın hemen her bir yanından yazıp çizen insanların yazıp çizdiklerini okudukça Allah'ın, insana beyanı öğrettiğini söylediği ayeti tefekkür etmemek mümkün mü? Her biri dünyayı bir paçasından tu...

Kaçış Mektupları 1.

 Yazı tura attım ve tura geldi. O hâlde yazmaktan başka çarem kalmıyor demektir. İnsanın aklına her geleni yapmasındansa biraz düşünüp duruma göre hareket etmesi gerektiğine ilişkin bir yığın telkinlerde bulunan zevâtın dilinden düşüremedikleri nasihatlara kulak kabartmaktansa yanlışa da varsa bildiği yolda yürümeye devam edip etmemesi gerektiğinin her zaman bir soru işareti olarak kalmasının önüne geçebilecek herhangi bir durum olup olmadığının ayırdına varması gereken kişinin ne denli ötekiler olduğuyla ilgili aklımın erdiği ilk yıllardan beri düşünmüyorum diyemem. Çünkü düşünebilmek, göz yaşının değil, söz yaşının fiilidir. Sahici hiçbir sözü yaş bırakmayan insanların dünyası burası. Her şeyi kurutanların. Bugüne kadar bütün yazdıklarımda muhataplarımın seviyesini gözetme mecburiyetim oldu. Çevremde para yerine biriktirdiğim insanlarla (ki hiçbirini ben harcamadım hepsi harcanıp gitti) kurabileceğim diyalogların seviyesini her zaman düşürmek gibi bir ızdırabın beni boğduğunu far...

ŞEYH BABAM XXVIII.

 İnsanın eğri büğrü bir yer tuttuğu dünyada birine bir şeyleri açıklayamamanın ızdırabını çokça çektiğini hep aynı yol üzerinde modern bir sisifos olarak gidip gelen şoför bıkkınlığını kadar yaşadım. Bazen olmaz. İster yırtık yakalı bir gömlek giy. İster yalnız rengi kreme çalmış bir fanila. Bütün vücudun çürümüştür. Bot, sandalet ya da terlik ne fark eder? Çürümüş bir et yığınını getirip götürmekten başka yapıp ettiğin ne vardır ki? Benden hikmetli sözler sadır olsun diye nice dualar ettim. Bütün hamdler Allah'a mahsustur. Sözümün hepsi malayaniye denk düştü diyemem zira Hak'tan korkarım ve bunu salih bir mümin olmanın en başat unsuru sayarım. Sadece geldiğim bu noktada ruhumun iyiliklerini o kadar içip bitirdim, düşüncelerim o kadar hastalandı ve hafızam o kadar zayıfladı ki bana benden sorulsa "Hiçim!" cevabı ağzımdan çıkarsa adımı şükredicilerden yazdıracağıma dair herhangi bir kuşkuyu sineme yük etmiyorum. Si Je Vis. Ölüm korkusu olduğu iddia edilen Tolstoy'u...

Nefes

Ben cenkte cidal ederken geldiğim yerde her şey yerli yerince duracaktı. Yaş aldığımı, zamanla herkesi biraz biraz unuttuğumu, dolapta bıraktığım elbiseleri albenili olarak bulamayacağımı, annemin saçlarının ağardığını, cenkte yanımda olan insanların gözünde bir hiç mesabesinde olduğumu aklımın ucundan bile geçirmedim. Öyle saydım ki, ben tüfenk tutuşturulan ellerimle göğe de dua etmeyi unutmadıkça umduğum her şeye nail olmak saadeti beni mutmain kılmaya yetecekti.  Ayağıma es kaza geçirdiğim çarıklarımın tabanımı çakıldan taştan biraz olsun koruyacağı vehmiyle geri dönerken hiçbir şeyi bıraktığım gibi bulmamanın ızdırabını çekiyorum. Sırf bu sebeple bana sorulan "nasılsın?" sorusuna hiçbir zaman cevap vermedim. Ve yine bu sebeple Batuhan, Ebubekir ya da Mânsûr her kim oldumsa girdiğim bütün harplerden küskün döndüğüm günler çetelesini yırtıp atarak, sulhe dönüyorum. Sulhe yani hiç bilmediğim bir yere ve fakat en çok bildiklerimle.

ŞEYH BABAM XXVII.

Bütün gün kustum ve bunun mide bulantımla hiçbir ilgisi yok. Aynada yüzümü gördüm. Olup bitenlerin bütün sebebi kendi yüzünse şayet, tükürecek bir yüz bile bulamıyor yalnız aynaya püskürmekle kalıyorsun. Dua ettim, çokça. İnsan duayı en çok duyulmak istediğinde eder. Neyse yaşadığı, asıl duyması gerekenin duymasını ister. Tekke de hapishaneydi benim için burası da. İnsanın ötelerden gelip tekrar ötelere gideceğini şuradan anla ki BURASI ORASI değil. Gittiğin hiçbir yer aradığın yer değil. Tanıdığın hiç kimse tanımak istediğin kişi değil. Yediğin hiçbir şey yemek istediğin şey değil. BURASI ORASI değil. Buluta bir ben yük olurum. Sırtıma aldığım yüke bile yük olmanın sancısıyla dolup taşar kalbim her seferinde. İncitmeyeyim dediğim her ne varsa "çıt" diye kırılır dokunmamla birlik. Peygamberlerin bütün mücadelelerinden bana yalnız hüzün kaldı. Oysa başkaldırıyı, iman etmeyi, muzaffer olmayı, kavmime her fırsatta tebliğ etme hassasiyetini pür dikkat yerine getirmeyi, tağutlarla...

ŞEYH BABAM XXVI.

Bazı insanlar vardır, iyi ya da kötü olmaları bir yana yanlarında oldukça ruhunuzun soğurulduğunu hissedersiniz. Ne çok insan tanıdım böyle Şeyh Babam'ın huzuruna gelen. O herkesi ama herkesi dinler, dertlerine koşuşturur, kır saçları, Kazakistan'dan hediye gelen hırkası, eh bazen de bilmem kaç on yıllık siyah ceketiyle bir şeyleri kaldırıp götürürdü. Çay içip masalara boş bardaklarını bırakanların artıklarını toplar, tekkenin bulaşıklarını yıkar, biraz fazla hürmet göstermeye kalktığımda "Otur aşa!" diye kestirip atar ve bana sık sık "Ulan ne adamsın!", "Pis herif!" 'takılma'larında bulunur ve gülerdi(k).  Bir keresinde "Şeyh Babam'ın yerinde olsam şu heriflerden bir tanesini adam yerine koymam." diyesi oldum. "O zaman da ortada bir tane bile adam kalmıyor." dedi. Haklıydı. Kaç insanın canını cehennemden satın alsa kendi kurtuluşuna vesile saydığını en azından ben biliyordum. Canımı en çok yakan da bu bilgiydi.

ŞEYH BABAM XXV.

"Merhametine ne oldu?" "Bilmiyorum." "Merhametine ne olduğunu mu, merhametin ne olduğunu mu?" "Galiba ikisinin de bilgisi benden gideli çok oldu." "Merhametin bilgisi yoktur." "Neyi vardır efendim?" "Merhamet bilinmez. Merhamet edilir." Şeyh Babam'ı gördüm rüyamda. Hatırladığım diyaloglarım bunlar.

ŞEYH BABAM XXIV.

 Buruşturulmuş bir poşet, kolsuz bir vinç operatörü, dilsiz bir şair, topal bir dağcı gibi hissettiğim bir günün ortalarındayım ve senin bilmem hangi siteden bulaşan virüsünü bilgisayarından silmek için attıracağın format öncesi hangi dosyaların önemli olup olmadığına bakınırken bulabileceğin bu word dosyasına kendime dair şu dünyada sahici bir şeyler kalsın diye yazdığım bu cümleleri bir emanet olarak sana bırakıyorum Ümmüş. Bütün gün yatağımdan hiç çıkmamak gibi bir azaba düştüğümden beri aklımda ilk gençlik yıllarımızda arkadaşlarımızla toplanıp entelektüel üç beş satır etmemizin (tabii genelde hep ben konuşurdum) hasretini nasıl çekiyorum inanamazsın. Bu hastane bir tımarhane evet ve siz hepiniz yani beni buraya mahkum etme irfanını gösteren modern çağ ilah ve dahi ilaheleri bu çağın Procrusteslerisiniz. Procrustes'i araştırmaya yorulma Ümmüş. Antik Yunan mitolojisinde Procrustes adlı bir devden bahsedilir. Yanılmıyorsam Atik Yarımadası'nda yaşayan bir devdi bu. Yatağıyla ü...

ŞEYH BABAM XXIII.

Şeyh Babam'ı hatırladıkça ellerinde bol köpükle cam silen peruklu bir palyaço geliyor aklıma. İlk güvendiğim ve ilk güvenimi yıkan insanı başka hangi mesleğin erbabıyken anımsayabilirdim ki? Palyaçolar neden bir yaştan sonra komik veya sevimli gelmemeye başlar insana? Çünkü o kostümü sırtına geçirmiş bir insanın rol yaptığını biliriz. Biliriz diye beylik bir çıkışta bulundum sanma. İnsan çevresinde kimin rol yaptığını bal gibi bilir. Kanmayı ister yalnız, kandırılmayı. İhtiyacı da vardır buna. Nasıl susayınca kana kana su içerse insan, yalnız kalmanın korkusuna kana kana kandırılmaya da razı olur. Annemin İspanya'dan gönderdiği onun gençliğinde önem arz etse de artık hiçbir hükmünün kalmadığı kartpostalların birinde arkada bir palyaço fotoğrafı da var. Benim bu derin palyaço metaforum iş bu kartpostaldan aldığım ilhamdan müteşekkildir. Yamrı yumru adımlarla yanıma geliyor yan ranzadaki herif. Ümmühan, bu herif sen odadan her çıktığında ağza alınmaya insanın imanının el vermeyec...

ŞEYH BABAM XXII.

 Rüyamda keman çalan bir geyik gördüm. Saçlarımı kesmek için bir berber geldi. Dökülen bütün beyazlıklarımla beraber çektiğim sıkıntıların gözlerimin önünde bir bir ağdığını gördüm. Fakülte yıllarımda yani ben hiç gitmek istemediğim o iğrenç şehrin iğrenç üniversitesinde güzel sanatlar fakültesinde okurken tek yeteneğim olan resim çizmeyi bir maharet saydığım yıllarda başladım saçlarımı yoğarmaya. Okuduğum her şeye inanan, duyduğum her söze kulak veren ("Onlar her sözü dinlerler en güzeline uyarlar" ayetinden haberim yoktu.) bir Don Kişot'tum. Nasıl bilebilirdim dünyanın kendisini bu kadar çok kötüye beşik yapıp salladığını? Hitler olmak için bütün özelliklerim tutuyor diye bir dönem bıyık bile bıraktığımı itiraf etmeliyim. O da ressam ben de ressam... Derken Şeyh Babam girdi hayatıma da ben, bütün bir Alman ulusunu kendime taptırmak gibi bir ahmaklıktansa Allah'a kul olmaya gayret ettim. Müritlerim geldi dün. Camdan küçük bir el sallayışıyla geçiştirdim. Her kovduğum...

ŞEYH BABAM XXI.

Şeyh Babam'ı tanıdığım ilk gün ondan kelime-i tevhidi değil kelime-i tehditi öğrendim. "İmanınız kimseyi tehdit etmiyorsa, inanamazsınız." demişti. Evet, müslümanın kelime-i tevhidi dile getirmesini birileri tehdit olarak algılamalı. "Kimdir o birileri?"nin şerhini yapmak vazifesi bana düşmese de sana bazı ipuçları vermekten yüksünmem. Anamalcılar yani servet düşkünü modern Karunlar, faizci hırbolar, siyonist denyolar, Amerikancı, Rusçu, Çinci, İngilizci ve sair batılı uşakları, münafıklar, güvenilmez, inanılmaz, sır emanet edilmez, gıybetçi, koğucu, nemîmeci, sarıya düşkün, gözü başkalarının cebinde olan kifayetsiz muhterisler, mal üstüne mal yığan bu dünyacılar, insanların hayallerini yıkanlar, ümit verip aldatanlar, yalan söyleyenler, kıskançlar, hasetçiler, fesatçılar, nankörler, kıymet bilmezler ve daha niceleri senin imanını kendilerine bir tehdit olarak görmeliler. Günlük rutin hastane işleri, yan ranzamdaki herif her gün bir hayvan olarak uyanıyor. Bugün...

ŞEYH BABAM XX.

 Nursel'in kar yağan bakışları vardı. Dünyaya kir değmemiş göz bebeğinden bakardı. Görebildiği en büyük leke bendim. Bezgin keşkelerin ardına düşüyor insan. Doktorlar adına depresyon diyorlar. Oysa adı sanı çok da önemli değil.

ŞEYH BABAM XIX.

Ağaçlar nasıl en çok ihtiyacı olduğu demde döküyorsa yapraklarını. İnsan da en zor döneminde yanında yöresinde kim varsa onları kaybediyor. Modern çağın çocuklarıyız. Sadece birer numaradan ibaretiz ve kimse bize hangi numaradan önce veya sonra geldiğimizi bile sormuyor. Yerimiz bizden bir önceki numaraya ya da sonraki numaraya göre tayin edilmiyor çünkü yalnızlığımız öncesiz ve sonrasızlığımızın bir tezahüründen ibaret.

ŞEYH BABAM XVIII.

 Tutunacak bir dal bulabilseydim eğer ya da geçtim dalını herhangi bir tutam ota tesadüf edebilseydim nefretle içlerinde bulunduğum bu kadar insana yüz çevirmem o kadar kolay olurdu ki. Sanki ben tekkede kimin ne haltlar çevirdiğini müritlik dönemimde hiç görmemiş, duymamış ve bilmemişim gibi postnişine oturunca karşıma geçip intisap etmeye kalktılar. Ne mi yaptım Ümmühan?  Ruhuma periler bir damla kekik özü suyu damlattılar. Kazanlarda buram buram iksirler kaynadı. Cinler âleminin padişahı devleri cüce cüceleri dev yapacak bir formülle karşıma çıkageldi de dilediğimce hareket edebileceğime yönelik şeytan fısıltılarını içirdi kulağıma. Cübbelerinin kenarını kesip, brokoli çorbası döküp elime bir iğne bir mor iplik alıp diktim. Birinci ilahları her zaman paraydı. Allah ikinci sıradaydı ilahlık sıralamasında ben bunu her hâllerinde iliklerine kadar sezerek yanıma geldiklerinde kovmadım ama hoş geldiniz de demedim. Kötüye giden her günümü diğer günüm hasetliyordu da daha kötü olm...

ŞEYH BABAM XVII

 İnsan her sabah bir güne değil de bir yüze uyanıyor. Yüzlerle karşı karşıya kalıyor. Yüzsüzlüklerle. Şeyh Babam hemen her cuma namazında Kıyâmet suresinin 22. âyetinden 25. âyetine kadar okurdu. "Oysa o gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacak; Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır." Şeyh babam aynaya bakma temrinleri verirdi bize. Aynada bir insanın kendisini görmesi için aynanın sırlanması şarttır. Sırsız ayna göstermez. Al bu fiziksel hâdiseyi de metazifiğe bağla. Aynada kendine bile söylemediğin sırlarınla yüzleşirsin. Yüzleşmezsen yüzsüzleşirsin. Bugünkü günlüğüme yazdığım bu yazının, sabah gördüğüm bet suratlı münasebetsiz hastabakıcıyla olan küçük tartışmamla mı yoksa o sinirle kırdığım aynanın sırrıyla karşı karşıya kalınca göremediğim kendimle mi ilgili olduğunu itiraf etmek veya reddetmek gibi bir şeyin içine düşmek istemem. Oku geç. Aydınlık yüzler görmeli insan. Evlilik dediğin şeyin en güz...

Şeyh Babam XVI.

 "Ne gülüyorsun" demişti Horatius ve sonra şöyle devam etmişti "anlattığım senin hikâyen." İnsan, başkasında gördüğü acının edebiyatını yapmakta oldum olası pek bir mahir. Ben, bütün insanların acısını sinemde hissetmenin bedelini günde içtiğim bir avuç hapla ödüyorum. Anlatılan hikâyenin bizim olmadığını biliyor olmamızın verdiği iç rahatlığıyla yaşamak, bizi kısa süreli tatmin eden bir gayya kuyusudur ya bakma hiç kimsenin değil umurunda olmak tınına mın mın bile değil. Bir şeyler değsin yüreğime ne bileyim işte bir mandalina bahçesinde ölebilecek kadar hak edilmiş bir son nefes beni sere serpe mutluluk yatağına yatırmaya yetip artmasının yanı sıra "iyi ki" diye başlayacak milyonlarca cümlemin de bir ana çıkış noktası olsun. Sana üç tane farklı dünyalara ait cümle yazayım da yabancılaşma efektine maruz kal. 1-)Şairlerin onca hisli kelimeyi seçip kallavî bir terkiple ortaya çıkardıkları şiirleri yazarken çoraplarının kokup kokmadığını bilemezsin. 2-)Tefsi...

Şeyh Babam XV.

 Dizlerinin bağını çözecek cümleler biliyorum ama hiçbirini kuramam. İnsanın söyleyerek kaybettiklerinin sayısının mı daha çok olduğunu yoksa susarak kaybettiklerinin sayısının mı daha çok olduğunu hayatımın hiçbir döneminde hesaplayamadım. Tam da bu yüzden insan, devrik bir cümledir. Kaybettiklerimin toplamı kazanacaklarımdan her zaman daha çok oldu bunu biliyorum yalnız. Bu yüzden bütün hesaplarım yanlış. Bu yüzden bir kalbin çeperine bile olsa kimsenin beni sığdıramayışı belki. Tam da bu yüzden insan, konamamış bir cümledir. İnsan nedirin sana bir listesini yazayım ister misin? İnsan, tamamı edilememiş bir küfürdür. İnsan, tamamı affedilememiş bir hatadır. İnsan, tamamı yutulamamış bir lokmadır. İnsan, tamamı dinlenilememiş bir şarkıdır. İnsan, tamamı yazılamamış bir şiirdir. İnsan, tamamı unutulamamış bir hatıradır. İnsan, tamamı sevilememiş bir yalnızlıktır. İnsan, tamamı görülememiş bir resimdir. İnsan, tamamı silinememiş bir yanlıştır. İnsan, tamamı hissedilememiş bir acıdır...

Şeyh Babam XIV.

Eğer mümkün olsaydı da kimseyi kaybetmediğim günlere yeniden dönebilseydim, içimde bugün beni yutkundurmayan bütün keşkelerimi karşımdaki insanın ne düşündüğünü hiç ama hiç umursamaksızın bihakkın yerine getirmekten ictinab etmezdim. Biriktirdiğim bütün sarılmalarımı tek seferde boca ederdim de belki bütün kaburgalarını kırardım. Olsun. İnsan, kaybettiklerinin yerine kimi ikame etmeye çalışırsa çalışsın olmadığının farkındadır. Bir şeyler yerli yerinde değildir işte. Bu kişi o kişi değildir. Duymak istediği cümleleri işitmek istediği ses bu değildir. Güldüğü şakalar ona değil buna aittir ve bu daha çok can yakar. Ben Şeyh Babam'ı kaybedince, en çok beraber attığımız kahkahalara ağladım. İnsan, bir insanla aynı şeye gülebiliyorsa şâyet, artık ölümün vakti gelmiştir. Çünkü bütün olup bitenlerin bizi delirtmiyor oluşuna dair takındığımız ciddiyet rolü yerini şen kahkahalara bıraktığı an hepimizin yüzündeki maskeler düşer ve sahici bir biz olmanın mümkün olduğu yerde buluşuruz. Ne Godo...

Şeyh Babam XIII.

"Gözler O'nu göremez. Fakat O gözleri görür."  Şeyh Babam En'âm suresinin bu âyetini okuduğunda tir tir titremiş kendime gelememiştim. Postnişin olduğum gün, bu yükü nasıl tartabileceğime dair (Allah'ın yardımı müstesna) en ufak bir bilgi kırıntısını bile ne sinemde ne zihnimde taşımıyordum. O gün bir şeyi daha anladım; göz kendini göremez. İnsan aynaya muhtaç. Bu yüzden mü'min mü'minin aynasıdır. Gel gör ki çevremde kirlisine bile razı olacağım, tozunu silmeye çoktan teşne olduğum bir ayna bulamamamın ızdırabı beni benden aldı. Müritler ne bilsin? Manevî bir hâlin terbiyesine dalmış olacak hazretin gönlü deyip sükûtta karar kıldılar. Beni bana sor. İçimde kopan fırtınaların alabora ettiği tek geminin bir başına tayfası bendim. Ne sular yuttum, ne bulutlar dövdü beni, ne şimşekler kemirdi aklımı bunu anlatmaya mecâlim yok. Horap şiki lop. Bir yazarın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Ümmühan getirip bırakmış masama. Üç cilt. Daha birincisini bitiremedim. A...

Şeyh Babam XII.

 Demin Ümmühan'ın müritlerin zorbalığıyla odamın yarıdan fazlasına gelip kondurduğu saksıları sularken Şeyh Babam'ı gasledişim geldi aklıma. Saksıdaki çiçeklerin yapraklarını nasıl okşaya okşaya nemlendirdiysem parmaklarımla tek tek, Şeyh Babam'ın cüssesinin her bir noktasını da onun tenine en ufak bir halel getirmeden yıkadığımı hatırladım. Bir Antik Yunan tragedyasını izleyen bütün Yunan seyircisinin döktüğü gözyaşını toplasan benim gözyaşlarım hepsinin tuzlu suyunu nasıl alt ediyor görürdün. Burnuma onunla beraber gezdiğimiz kırların istemeyerek çiğnediğimiz çiçeklerinin tabanlarımıza sinen kokusu geliyordu. Bütün müridânı kovmuş gasilhânede bir Şeyh Babam bir ben kalmıştım. Elbette üçüncümüz an be an bizimle birlikte olan Allah'tı. Sular kesildi. Kovadaki suyla idare etmek istedim. Yetmedi. Ben de Şeyh Babam'ı gözyaşlarımla gaslettim. Nursel'i sudan kurtaramamanın Şeyh Babam'a su bulamamanın biçâre Hüseyiniydim. Derken bir el işareti çektim gasilhâneden ...

Şeyh Babam XI

 Kasvetli bir kışa uyandım. Pencereden dışarıya bakmaya bile cesaret edemedim. Bütün gün yataktan çıkmayı istemesem de işler beklediğim doğrultuda ilerlemedi. Biraz kitap sayfası çevireyim istedim. Çok sürmedi kapım çaldı. Ümmühandı. "Seninkiler aşağıdalar yine. En azından cama çık bir görsünler." dedi. Haklıydı ses etmedim. Cama çıktım kadın erkek onlarca mürit, takırdayan dişleri, kızaran yanakları ve burunlarıyla birlikte beni görmenin huşusu içinde kendilerinden geçtiler, tekbirler, salavatlar, canımız! efendimiz! hitapları. Biraz tebessüm etmeye zorladım kendimi. Gitmelerini işaret ettim. Öyle de yaptılar. Sanırım burada en çok kendimle barıştım. Özdemir Asaf bir şiirinde "Beni öyle bir yalana inandır ki,/Ömrümce sürsün doğruluğu." demişti. Kurduğum cümle bu kavilden midir henüz bunu bilmemin imkânı ne zihnimde ne kalbimde oluşmadı. Yazdığım bütün mektuplar doğruydu gel gör ki adresler yanlış. Kızacak kimseyi bulamadım. Benzer mektupları yazan ve benzer yanlış ...

ŞEYH BABAM X

 Tekkedeki kızları uyardığım konulardan bence en önemlisi ve en çok zorlarına giden şuydu: Beğenmedikleri erkeklere dair takındıkları kibirli tavrın adını iffet koymamaları. Bu ne lafa gelince dillerinden düşürmedikleri Meryem'in ne Asiye'nin ne Hatice anamızın iffet tavrına münasip düşen bir durum değildi. Kibrinizin adını iffet koymayın dedikten sonra tekkeye gelip giden ve bana küstüm oynamıyorumculuk yapanların sayısı hemen hemen üçte birdi ve ben hiç oralı bile olmadım. Kadın demek öfke demekti Şeyh Babam için. Böyle söyledi bir keresinde bana. Kadınlara dair takınmam gereken tavrın ne olduğuna ilişkin annemden tevarüs ettiğim ahlakî anlayışım ve bir yaşa kadar teyzelerimin elinde büyümüş olmam oldukça belirleyici bir rol tayin etti bana diyemem. Filozofların neden kadın düşmanı olduklarının gerekçesinin sadece Antik Yunan'da kadın, aşkın değil üremenin bir aracıydı aşk erkeğin erkeğe karşı beslediği duygunun adıydı ve bu sebeple Antik Yunan'daki herifler kadınlara...

Şeyh Babam IX.

Bedelini kime ödeteceğimi bilemediğim bir hayatı yaşadım. Izdırabımın tek sebebi bu. Hayatta her şeye geç kalmış gibi hissetmemin esas itibarıyla birileriyle kendimi mukayese etmem ve onlara haset etmemle ilgili olmadığını anladığım günden beri cezasını kendimden başka keseceğim kimseyi bulamadığım için başta kendim olmak üzere bütün insanlıktan nefret ettim. Bu nefret öyle bir mide bulantısının içine sürükledi ki beni, bütün insanlığın üzerine kussam yine de içim soğumaz. Hani kambura sormuşlar; "Senin mi sırtın düzelsin, bütün insanların mı sırtı eğrilsin?" cevap vermiş kambur; "Bütün insanların sırtı eğrilsin." Böyledir işte. En kutsal öğretinin bile çizdiği haritaya uymamaya başlar ve kendi dünyamı kuracağım derken bütün sınırları altüst etmenin bedbahtlığını yaşadığın bir ömrü sürmeye devam edersin. Kendi dünyamın sınırları kargacık burgacık da olsa çizdiğim kendilik ülkemin haritasının bugün ne derece müdafii olabilirim bunun cevabı henüz zihnimde oturmuş deği...

Şeyh Babam VIII.

 Meşşaîleri kıskandıracak cinsten yürümelerimin birinde aklıma takılan bazı soruların cevabını aramaya yönelik şeytanın küçük iğvalarını dışta bırakarak kendi kendime terennüm ettiğim lakırdıların bir gaz sancısı kadar beni rahatsız ettiğinin itirafını gidip bir dostuma dökecek kadar kendimi güven içinde hissetseydim eğer, buraya kendimce bulduğum bazı hakikatleri serdetmekten imtina etmezdim. Nursel'le evliliğimizin ikinci yılında galiba o zaman ben yirmi üç o yirmi bir yaşındaydı. Elimi tuttu: "İnsan." dedi. Ben onun elini tutmadım. Bütün evlilik hayatımız boyunca onun bana sevgi dolu cümlelerinden tek bir tanesine bile cevap vermedim, onunla aynı yatakta yatmadım, Allah şahit elimi eline değdirmedim. Düğün günü herkesin alkış seslerinin arasında yüzündeki tülü kaldırdığımda seküler kesimin tüysüz tırnaksız adam yerine koymadığım şımarık kız ve erkek grubu bizimki kızı dudağından öpecek mi öpmeyecek mi derdindeyken, biraz gün görmüş gelenekselci arkadaşlar alnından öpüp...

Nefes

 Bir binanın çatısına çıkıp ayaklarımı dışarıya salladığımda otuz yaşıma galiba beş günüm vardı. Kendime söylemeye cesaret edemediğim şeyleri başkaları üzerinden olduğum yerde beni kasıp kavuran bir haset duygusuyla düşünüp durduğumda, kulağımda bir rapçinin olup biten her şeye isyan ettiğini haykırdığı melodileri hoş şarkılar eşliğinde bütün bir Samsun ayağımın altındaydı.  Hamdolsun şimdi bütün yüklerimden kurtuldum.

Şeyh Babam VII.

Gençsin, önce yakıp yıkacağın bir dünya vardır karşında. Gençsin, isyan etmek ananın en ak sütünden bile daha saffetli bir suretle hakkındır. Sana sorulmadan kurulmuş bir düzenin, yasaların, insan ilişkilerinin, dillerin, olgu ve olayların, tarihin yükünden, sosyolojik kabullere, örflerden âdetlere (türetebildiğin kadar kendin türet işte) bir yığın yapman gereken ve yapmaman gereken şeyin muhatabı olarak bulursun kendini. Ne bileyim lan işte git bir Avrupalı'ya da; "Şey ben Türk'üm ama Müslüman değilim." de. Sana; "Wow, How conscious you are!" desin, başıyla onaylasın, sonra götüyle gülsün. Gençsin bir takım hakların var evet. Bir zamanlar sana 'genç' denilmez 'hazine' denirdi Türkçede. Kıymetlisin yani anlayacağın. Ama sana hazine demelerinin masum olmasının yanında sır olarak tutulan da bir yanı var. Hazinesin, yani harcanacak meta. Gençlerin bunalımı, yalnız egzistansiyalistlerin insanın anlam arayışına ilişkin tumturaklı cümlelerinde dile...

Şeyh Babam VI.

Başı dik olmak başka şey, dik başlılık başka şey. İnsanın işlemediği günahların ferahlığını hissederek yaşaması başı dik olmasına yararken, işlediği günahın savunusunu yapmak dik başlılık ahmaklığına delalet eder. Başı dik olduğum için kaybettiklerimin sayısı nicedir bunu hiç hesap etmedim. Ne kadar yürüsem son durak kendim. Anladım, mânasız bu yürüme. Öyledir ne büyük dalgalardan kaçar da insan, bir kum yutar boğulur. Ama bu sürecin bana öğrettiği bir göz dalması hakikatine vâkıf oldum ki bin esmer kızın bana âşık olmasına yeğlerim bunu.  Gözler niçin dalar? Çünkü mutluluk henüz burada olmayandır bilir insan. Bekler. Kim bilir belki, biri çıkar gelir biriktirdiğin onca sahte resmi hakiki bir sûretle yıkıverir. Şeyhlik makamı bana yaraşır mı yaraşmaz mı bunu düşünmeye pek de vaktim olmadı. Bir anda nutuklar atan, bir sözümle aileler kuran aileler yıkan, nutka salahiyet kazanan ve fakat mantığa zerre pay bırakmayan horap şiki lop heriflerden biri olmanın meyus çilesini üstlendim. Şe...

Şeyh Babam V

 Şeyh Babam'ı öldürdüğümde otuz yaşına girmeme henüz on bir gün vardı. Güneşe yalvaran bir salı günüydü. Sigaraya o gün başladım. İlk zina mı o gün ettim. Oysa acımam gereken yamuk yumuk kesili tırnaklarına oje sürmüş yolu yanlış insanlara, nefsi boş işlere yüz çevirmiş bir kızdı. Yusuf'a ihanet ettiğim doğrudur. Ama yemin ederim, kınanacağım günün hasretiyle yanıp tutuştuğum aylara ve yıllara her gün şahit olmaya devam ederek yaşadım ömür dediğim kirli paspasımı. Yine galiba o gündü Mustafa'yı gördüm. "Bütün takvimleri topla yak. Abdurrahman öldü. Silebildiğin her yerden bugünü sil." dedi. Beyin anevrizması patlamış Abdurrahman'ın, subaraknoid kanama da dedikleri bir yecüc mecüc cinsinden insan yiyen musibetlerden biriymiş. "Şeyh Babam'ı öldürdüm Mustafa." dedim. "Ne zaman yaşattın ki?" diye sordu. Eli cebine gitti. Sigarasını yokladı bizimki. Bıraktığını hatırladı, cebinin fermuarını kapatmaya üşendi. Eline tükürdü. Ben de tükürdüm. T...