Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nuh'un Gerisi

Derme çatma bir ev yap diyorsun şimdi Nuh. Nefesim alnımda bir damar olup fikrediyor. Kapısız evler yapıyorum kalmaya. Gören duyan arsız bir ev sahibiyim sanıyor. Kırık dökük nakışlardan ör çatısını diyorsun şimdi Nuh. Oysa yazdığım hiçbir şiir okunmuyor. Geçen bir trenin camından yansıdığım kadarım. Gözlerim bir bilekte saat kadar iz bırakmıyor. Hayır sana haşa nasıl yalancı derim Nuh? Baksana bir deniz saçlarımdan damlıyor. Yalnız duramam bu evde, camları, nasıl desem, bana bir ters bakıyor. Bunun seninle bir ilgisi yok Nuh. İnsan en zor kendi yüreğine konuyor. Biz konanlar konamayanlara bir küfr gibi söyleyince aynı kökten gelen iki kelimeden biri yörük oluyor. Bu evden çıkınca Nuh, beni belki al kuşlar serper göğe, insan bir gagalık yerde olsa huzur istiyor. Beni belki Nuh sen, beni Allah, beni gök, beni yer Nuh, beni saatin geç vakti anlar. Bak Nuh! uyku bir iyi geceler öpücü-- gözlerime ğü. şanslı bir evlilik yapmamış bütün iki yüzlü tanıdıklarımın (l)imanı. annem tekstil işçisi ...

Nefes

 Yine intiharlar... Yine intiharlar... Kabil olsa bu dakika. Neyse. İşsizlik, yalnızlık, gurbet. Somurtmanın gülmeden fazla yer tuttuğu bir hayatı yaşıyorum. Anlaşılmak için ağzımı kime açıp bir harf söylesem cümlemin sonu bitmeden yığınla hazır paket cevabı önüme koyuyorlar. Atay'ın Günlük 'ünün hemen başlarındaydı "Canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız." sözü, günlük tutmaya başlamış biri kendimle konuşacak kadar yalnızım demekten başka bir şey yapmıyor. Anlamıyorlar çünkü. Herkesin acısı karşı taraftan tahammül edilebilir geliyor insana, sırtımda olmayan her yük kuş tüyü bana. Eğilen bel, bükülen omuz benim değilse, herkesin başı diktir sanıyor insan, gözüm ağırlıktan yeri değil de gökyüzünü görüyorsa hava bana hep güzel geliyor... Dışarıda köpekler havlıyor, içimde düşünceler. Sağım solum önüm arkam kitap, 50 sayfa ona 100 sayfa buna, daha birini bitirmeden her gün bir başkasının dünyasına kaçıyorum.  Şükür bu yazıları okuyan eden yok. Ölünce okunur bu yazı...

İSRAF

  İSRAF Saat gecenin ikisi olur olmaz boğazına bütün bir çöl dolardı.   Çocukluğundan şu gençlik yaşına kadar taşıya geldiği vurdumduymaz bir musibetti. Bilirdi. Gövdesinin altında ezildiğinden kan gitmeyen uyuşuk kolunu kaldırır kaldırmaz bir "ah!" Çıktı dilinden. Her zamanki yerinde çıkardığına emin olduğu terliklerine uzattı ayaklarını. Gözlerini uykum kaçar korkusuyla açmaya cesaret edemeden, elleriyle hol duvarlarını            yoklaya yoklaya mutfağa gitti. Bol klorlu çeşme suyunu bir dikişte içti. Çölü vaha etmenin rahatlığıyla doğruca yatağa derken, açmaya üşendiği gözkapaklarını bir ameliyat masası lambası yoklar gibi oldu. Salonun ışığıydı, babaannesi uyuya kalmıştı, söndürmeliydi. Salonda onu bekleyen bir tarafı halıya neredeyse bitişmiş yeşil bir kanepeden başkası olmadı. Koltuğun arkasındaki duvarda dantelle örtülmüş ölüler silsilesine değdi gözü. Boğazına kuru bir eyvah hatırlayışı dolandı. Uyu...

Mansûrnâme (Teslim oluş.)

Sana elleri titrek kelimeler getirdim Mansûr.  Sesi cılız hakikatlar, can sıkan duygular, içli bir ağıt, kapkalabalık yalnızlık. Kendimi getirdim sana. Biraz sığınsın diye ellerim. Kaçarken bir fanusun içine mutlu bir dünya tepiştirip geldim huzuruna. Salladıkça bütün karların tepetaklak olduğu, kırılır korkusuyla pamuklarla sarıp sarmalanmış bizimkinden bile sahte bir dünyayla... Gitmeler duydum çokça, gelmeler duydum çok az. Kalmalardan kaçmalar kadar hesap sorulmaz. Bolca alçaklık giymiş herkes. Pek azının üstüne dar. Giymem diyenlerin hepsi alay konusu geldiğim yerde. Gülmezsin diye sana geldim, çırılçıplak... Bir tüccar da tanıdım yolda. Benden mutsuz kelimelerimi alıp yerine mutlu sahtelik koymayı vadeden bir tüccar. İlkin uzandıysa da elim, bir kora değmiş gibi gel demeden geliverdi gerisingeri.  Daima bir gülüşü sığdırmak mı hayatıma?  Yapamazdım Mansûr fazlaydı bana...

Mansûrnâme.

Gücün yettiğince bir şeye sabredilir. Gücün yetmeye başlar başlamaz mücadele. Bir yere kadar geliyor insan, takatinin hiçbir şeye yetmediğini hissediyor Mansûr. Haplar, uyku, arkadaşlarla edilen kısır sohbetler, deniz kenarında dalgın bir yürüyüş, kalabalık bir dolmuşta başka nefeslerden kaçarak yolculuk yapış, büyük ideallere tekrar tekrar kapılış, ev temizliği, hayallere yöneliş, yarım kalan işleri tamamlayış, eski fotoğraflarla hasret gideriş, yeni insanlarla tanışıp ilk fırsatta onlarla irtibatı koparış, yırtılmış elbiseleri ihtiyaç sahibi birine veririm düşüncesiyle yeni alınacaklara yer ayırmak için ayıklayış, başlanıp ilk elli sayfasında sıkılarak kenara atılmış kitaplara tekrar başlamak için niyetleniş, kalp sızısı bırakmış kişileri yeniden hatırlayış, kapağının etrafı pespembe kurumuş şurup şişelerinin tarihinin geçtiğini fark eder etmez kaldırıp atmaya meylediş sonra tekrar vazgeçiş, çiçekleri sularken bulunan solucanlara nasıl bir hâl çare bulamayacağını bilemeyiş, bir yaz a...

Nefes

Duyulur Şeylerin Putları yayınlandı. Bir insanın şiirleri kitaplaştırıldığında heyecanlı, mutlu, hevesli olması gerekir belki. İçinde bulunduğum ruh hâli bütün bu güzel şeyleri tatmamı bana yasaklıyor. İnsan bazen güzel şeyler de olsun istiyor hayatta. Olmadıkça hayata inancı azalıyor insanın. Bunca kalabalık içinde iliklerime kadar hissettiğim yalnızlık da cabası. İnsanların anlatacak ne kadar çok şeyi var. Oysa benim susacak ne kadar çok şeyim var. Hisseden yaşayamıyor velhasıl. Konuşmak için hissetmeyi bırakmak gerek. Dikkat edilirse duygusal bir konuşmayı yapan kişinin ağlarken susmaktan başka çaresi yoktur. Duygular susturur insanı.

Böyle

Bir zambak ne zaman değse yanağına bilirim böyle ürperir ellerin. Gün böyle zamanlarda yeşerir teninde, böyle gün dua edersin. Biriktirdiğin bütün bozuk paralarını böyle gün bütün. Bozulan bütün yürekleri böyle gün tamir. "Rüzgâr elbet uçurur birbiriyle yüklü iki kalbi birbirine." der ve çeker gidersin. Adımların birbiri üstüne hayat dolu böyle yağmurda gelir. Yarını böyle sabah sayarsın alnında. Dünü böyle akşam özlersin. Kollarınla kucaklar un ufak edersin bulutları. Böyle uyuyunca unutursun ölen babanı. Alkışlarsın bütün ölmüşlerini, yorulana kadar dilin. Ellerinin izi ayın bir zamanlar kutlu bir elce sınıkmış olduğunu öğrendiğin günden beri çıkmadı yanaklarından. Bunu annemin içi kadar saklarsın sevdiklerinden. Örtersin gülüşünü bir gerçeğin aydınlığıyla. Böyle susar dilin bu havalarda ve sen yağarsın gökten yağmur diye ellerime, Böyle ıslanırım bir zambağı sularken. Bir zambak ne zaman değse yanağına bilirim böyle ürperir ellerin.

Nefes

 Dün çocuk hikâye kitabım bitti.  Ömür ve Kül.  Sanırım birkaç aya basılacakmış. Şiirlerimi de bizim Cevher toplamış. Pişmişi pişmemişi hepsini derdest edip bastırmak en iyisi. Duyulur Şeylerin Putları . Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Rübailer 'ini okudum gece. Bir çırpıda bitti. Kısaydı da. Bir çocukluk manzarası gelip duruyor gözümün önüne. Ereğli'deyim, Erdemir'in bilmem hangi bölümünden bulutlara kardeş olan yoğun dumanlara baktığım yokuşun en tepesinde oturuyorum. Hemen her yaz evden kaçıp gittiğim tek sığınağımdı dedemin ve anneannemin yanı. Bahçeden kopardığım hormonsuz eğri büğrü domatesler, ayçekirdekleri, şeftaliler, balkondan koparıp koparıp yediğim ekşi üzümler, erik de var mıydı? Hatırlamıyorum. O yoğun dumana baka baka yerdim hepsini. Hâlâ kaçacak bir yere ihtiyaç duyduğumda oralara bir yerlere gidiyor aklım. Yirmi yedimdeyim ve hâlâ... Şimdi o bahçenin çoğundan eser yok. Dedem hasta. Yıllar da gelip geçti. Özgeçmiş bıraktım bir yere. Rıdvan Ağbi'de birkaç yere...

Nefes

Cami. Haftaya doktora dersleri başlıyor. Cahit Sıtkı'nın, Evime ve Nihal'e Mektuplar 'ını okuyorum. Kafka'ya ne kadar da benziyor Cahit Sıtkı. Sûretâ ikiz gibiler. Hasan Ali Toptaş'ın söyleşilerini, denemelerini okuyorum. İhsan Oktay Anar'ın T1AMAT 'ını rafta görür görmez alıp bir çırpıda yutuverdim. Hollywood filmini andırıyor. Çokta sevemedim. Kim Ki Duk sinemasına devam. Trilyonlarım olsa da kitaba versem.

Nefes

Cami. Pamuk'un Babamın Bavulu  konuşma metnini okudum. Tuhaf, bana hep buz gibi bir adam gibi gelen Pamuk'u ilk defa (konuşmasının sonundaki duygusallığı sebebiyle belki) sıcak buldum. Sahici değil Pamuk, kim ne derse desin. Yalnızca doğru kartlara oynamış bir adam.  Kim Ki Duk'un Pieta'sını izledim. Hayli uzağım Asya sinemasına. Biraz daha emek verme kararı aldım. Okuma işleri, arada yazıp silmeler, doktoraya hazırlık... Şu sıralar şiirleri kitaplaştırmayı düşünmüyor değilim. Rıdvan Ağbi'yle görüştüm. Daha önce bir yayıneviyle irtibata dolaylı da olsa geçmişti. Belki oradan çıkar. İsmi Duyulur Şeylerin Putları  olsun istiyorum. Hemen kapağında; Anneme, İbn Bâcce'ye... ithafen... Bir CASIO  saat hediye etti bugün Cevher. Kolundan çıkarıp öylece verdi. Bileğime tam uymasa, yeterince teşekkür edememiş olsam da. Hoşuma gitti doğrusu. İnsan vadedecek şeyleri olsun istiyor çevresindekilere. Kendi varlığından başka. Sunabileceği, arz edebileceği, ikram edebileceği... ...

Bir Koca Bul Kendine.

 kollarını sarı tenekelerle donatsın  bir de araba şöyle altına aman kıçın açıkta kalmasın  lüks bir ev salonunda zigon sehpa  odalarında ondan olma senden doğma  yapaylıkla büyümüş çocuklar yatsın bir koca bul kendine  dert keder bildirmesin sana ömür boyu bazen bağırsın, seni koluna takıp hava atsın arkadaşlarına aman canım de ne yaparsa yapsın. parasını yiyorum ya işte budur artım. bir koca bul kendine sana süslü kıyafetler alsın renk renk boyat saçlarını bakan dönüp bir daha baksın. gözü arada bir dışarıya baksa da olur de cüzdanındaki kredi kartlarını hatırlayarak haram helal olur de çok da umursamayarak tatile git yaz aylarında sere serpe uzan kumsala yanında şortuyla şezlonguna uzansın ne iyi yaptık canım de denizin tuzu saçlarında kalsın kikirde milletin içinde mümkünse topuklu ayakkabın da olsun. huzur budur canım de aslan kocam sağ olsun. ta kına günü başla masrafa tül perdeden kumaşlara verdir milyarlarca parayı açma hemen avcunu en az cumhuriyet...

Nefes

Sanata dair ne zaman bir şeye denk gelsem o an doğmuş gibi oluyorum. Daha önce yenilmiş bütün meyveler dallardaki yerlerine tekrar konuyor, çürümeye terk edilmiş ne varsa tazeliğini gelip buluyor bir ağacın gövdesinde.  Bütün yaşama sevincim küçük bir çocuğun bütün arkadaşlarından kıskanıp terli avucunda sakladığı bilyeler gibi rengarenk gelip düşüyor alnıma. Bu yüzden diyorum bazen sanatın en mahrem yerlerini insandan hiç gocunmadan sergilediği herhangi bir duyguya sarılıp öylece bir fanusun içinde ilelebet yaşayabilirim.  Aslında demiyor da hissediyor gibiyim.  Ne tuhaf Mevlana'nın neden Türkçe değil de Farsça yazdığını şimdi daha bir özümsüyorum. Yok çünkü insanın içinde doğduğu dilde hissettiklerini hakkıyla anlatabilmesinin bir yolu. Ne tuhaf Âdem'e neden ilkin kelimelerin öğretildiğinin hikmetini iliklerime kadar hissediyorum. Neden önce sözün olduğunu da. Bir şeyi tanımak, onu sınırlandırmaktan geçiyor. Bir eylemi, duyguyu, tutumu... kelimelere hapsetmeden hepsi ha...

İktisat Teorisi

Sanrı ne kadar uzaksa ellerime. Tanrı bir o kadar yakın ellerime. Kıskanç günler sıkıştırdığım heveslerime Ne kadar hüzün ekildiyse Bir o kadar da yutkunma sunuluyor. Şimdi bana yarın yerine sıra sıra dizili ilaç konan ellerime, kendi merhabamla bir güneş ektim. İnsanın insana sırrolmadığını bildim. Kimsenin kimseye kalbolmadığını da. Kaç kere bir aşkı yuhaladınsa o kadar artıyor ellerin. Artıyor ellerin, ellerim ne kadar aşkı yuhaladıysa. İktisat teorilerine, bir madde daha ekliyor ellerim: "Sevmenin artı değeri sevilmemenin eksi değerine denk düşüyor." Ve ben, ellerimde sayılar, kalakalıyorum.  

Unuttuğun Nedir?

Nihayet insan, kendi kadar yer tutuyor hayatta. Çıkılmaz kuyulara en Yusuf gözlerini bıraktın Mansûr. Hayat denen aşa kattığın tat neydi bildin. Yağmurlu bir gün, ıslak yere serilen muşambanın üstüne satılmak için dizilen kölelerden biri değildin, olamazdın da. Satılmak bile bir lütuftu sana. Ah Mansûr anla artık sen satılmadın, atıldın... Yalnız bir gök sunuldu sana. Bütün dünyan boynunun ağrısına dayanabildiğin müddet boyunca o kadardı. Manzaran birkaç nemli taş. Ayağının dibine atılan birkaç öteberi. Eski bir kova, içinde hayallerin unutulduğu. Bak demin ağlarken şimdi gülüyorsun. Bazı duyguların adı yok, bunu en iyi sen biliyorsun... Salınan her bir kovaya sana ait bir şeyler bıraktın. Açlığını, tokluğunu, göz yaşını, tükrüğünü (temiz olduğunu hiçbir zaman iddia etmedin), bazen kovayla birlik çıka gelen ipe astın bütün umudunu yaslandın bütün kuvvetinle boğumlarına, kaydı gitti ellerin, geri düştün suya, boğuldun... Öğrenmeliydin Mansûr, kitaplarda yazmayan acı hakikati; düştünse k...

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr.

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr. Şimdi bu kaybolmuşluğun inan bundan. Islanmadan kuruyanlarla aynı yere serilmedi senin yatağın hiç. Sırılsıklam oluşun, titreyişin, düşen her yağmur tanesiyle artan tedirginliğin... Ne kara ne denizdi olduğun yer. Bazen güvenilir bir iki adaya denk geldiysen de onlar da karışıp gitti sulara. Teyemmüm alırım diye eğildiğin toprak çamura, bataklığa dönüştü. Namaz kılmamakta değil belki ama haklıydın abdest almamakta. Sancın var Mansûr... Bir dert sancağı gelip dikilmiş gönlüne. Sancolmuş.  Kirlenmemiş belki gönlünün etrafı gel gör ki birkaç parça kan kurumuş. Kan tutanların hiç bakmadıkları bir yer hâline gelmiş gönlün Mansûr. Kan tutamayanların uğrak yeri olmadığına sevinmişsin. İş bu ya bir kere kanatmışlar gönlünü... ne sargı, ne dikiş, ne bir melhem bulup çıkagelen olmuş. Kendi hâline bırakmamışsan da gücün de yetmemiş bir şeyleri durdurmaya. Sana bütün dertlerini yerle yeksan edecek bir hakikat taşımıyor ellerim. O yükü omuzlayacak bir cüsse ...

Şiir desen de değil. De!

Evin kapısından içeriye girer girmez bir hol. Üstü tahta, ayakları ucuz bordo rengi ayaklarıyla bir masa. Masanın üstünde her akşam yemeğinde iletişimsizlik türküleri söyleyen bir yığın beyazlığıyla tuzluk. Çamaşır makinesinin deterjanlarının üzerinden kazınıp bir daha kullanıldığı soluk mavi duvarlar. Baca yeri hep evin annesinin göz altı torbalarının rengiyle aynı. Siyah mı desem? Acılı siyah mı? Bilmem. Varsa küfürlü bir bilgim, hayatımda gördüğüm en sahipsiz siyahlıktı. Annenin göz altı torbalarıyla rengi aynı. Küfretmek için hiçbir ayıp sözcüğe ihtiyacım olmadı. Sustum. Walkman. İşte kulaklarıma sundukları kocaman bir dünya. Mp5, Mp4. Dünyalar. Hem de kulağımın tam ortasında. Kulağımın tam ortasına kurulmuş bir medeniyet. İmparator benim. Tüm köleler hayallerim. Ellerim. Tuşlarla aynı cüssede parmaklarım.

Metin

Tükeniyorum Mansûr. Tükeniyorsun... İçinde İNSANa umuda dair kalan son harcırah, azlığının sesini duyuruyor sana. İNSAN her şeyden önce İNSANa inanmalıydı. Gel gör ki öyle olmadı. Son inanç kırıntılarını kaybolmamak için döktüğün yolda heba ettin. Az buçuk azığından da oldun, inancından da... Sana muştulu kelimeler taşısın isterdim kuru, çatlak ellerim. Yarını öven, düne söven, sözlüğün en orta yerinde fakat kimsenin görmediği sözcükleri ulaştırsaydı dudaklarım çok isterdim. Gel gör ki öyle olmadı... Bir yazar İNSANa inandıkça var. Yazdıkları büsbütün İNSAN. İnsana musahhar kılınmış tek erdem alçaklık olmamalıydı. Yazıp sildiklerim, yapıp ettiklerim helâk olmamalıydı. Gel gör ki öyle olmadı... Bir metin her şeyden önce anlamak için var. İki İNSANın arasında köprü olmak, iki İNSANı yanyana getirmek, iki İNSANı aynı kelimelerde, hislerde buluşturmak için...  Metin ol! diyoruz birine yüzüne alabildiğine çarpan bir acıya azıcık merhem olsun diye. Metin ol! sağlam dur, devrilme, yıkılma...

Nefes

Köşemdeyim. Hastayım. Yarını bilemememin endişesiyle dolu bir kafayla. Mûsâ gibi diyorum artık: "Katından gelecek her hayra muhtacım."  İnsan imtihanlarıyla birlikte bir şeyleri hissetme imkânını elde ediyor. Peygamberleri anlıyor söz gelişi. Bir zamanlar benimle dertleşen bir arkadaşıma akıl verecek oldum da üç aşağı beş yukarı şöyle söyledim: "Seni anlıyorum. Seninle aynı açıdan bakabiliyorum." Unutulmaz bir ders: "Benimle aynı acıyı çekmeden, aynı açıdan bakamazsın..." haklıydı. 7.01.2022

Nefes

 Bir ayı geçti. Samsunda'yım.  Camide uyumaya ve ders çalışmaya devam. Yüksek lisans savunmasını hangi gün yapacağımı bugün toplanan kurul belirleyecek. John Steinbeck, Cennet'in Doğusu... Şu sıralar okuduğum kitap. The Fountain, uzun bir aradan sonra izlediğim en iyi film. İnsanın düşünmeye çok fazla vaktinin olması zannedildiği kadar iyi mi? Belki, bazen. Halkın arasına karışamamak... işte bütün nimet ve alabildiğine azametli bir şekilde omuzlarıma binen külfet. Edebiyatın insana sağladığı şey daha fazla hissetmek hepsi bu kadar. Hoş geriye de başka pek bir şey kalmıyor. Edebiyat nedir diye sorulsa, "insan olmak sanatı der" ve şöyle devam ederdim: "insanın insanlığı insandan öğrendiği başı ve sonu olmayan bir terbiye sistemi." Ömür'ün ve annemin adıyla kaleme aldığım hikâyenin resim çalışmalarını görüyorum ara ara, hikâyenin bitmiş hâli kafamın içinde bir yerlerde. Hâlâ bitirmedim. Ne yapmam gerektiğine ilişkin en ufak bir fikrim yok. Düzenli bir iş, ş...

Soru-Cevap

Bir kum tanesini kıskandıracak kadar yapayalnızsın Mansûr. O kadar kalabalığın içinde ve o kadar yalnız. Kum tanelerinin nasıl her biri ayrı ayrı ve bitişmek bir kez olsun akla gelmeden duruyorsa o sarı kum yığınları arasında işte sen de tıpkı öylesin. Rüzgâra karşı koyamadığını sen de biliyorsun, rüzgâr da. Karşı koyamadığın herkesçe biliniyor Mansûr. İşaretlerin gösterdiği yere doğru yürüdükçe; yoldan, yolculuktan ve diğer yolculardan şüpheye düşüyorsun. Adımlarından şüpheye düşüyorsun, ayaklarından... Yürümeye takatinin kalmadığını biliyorsun. Biliyorsun Mansûr, insan biraz da adımlarının esiridir. İnsan biraz da esirdir. İnsan biraz da esirliğe esirdir... İşaretler? Yola çıkmaya talip olan herkes önce işaretlerin sahibinin esiridir Mansûr. Önce yol göstericinin. Yolun, yolculuğun, yolcunun değil, yolu işaret edenin esiridir insan. Dönüp dolaşıp aynı yere uğruyor ayakların. Sisifos gibi. Hep aynı yeri arşınlamaktan, hep aynı yeri aşamamaktan, dünyanın bütün gam yükü gelip birikiyor ...

Artık bütün çiçekler aynı

Başının en ağrılı yanını incecik akan bileklerinle kapattın Böyle olsun istemezdin, böyle olsun istemezdi annen Verdiğin bütün sözleri bir sehpada unuttun, bir ilaca sığdırdın bütün ağrılarını Bir sineğin çay banyosunda yitirdiği kanatları taktın. gökyüzü eşeledikçe hepsini maviye boyadı. Öldün, çiçeklere güzellik payesi vermeden. Öldün, artık bütün çiçekler mahrum kokudan Ve öldün, artık bütün çiçekler aynı.

Müdânâ

 ellerim ıslak oysa bir rivayete göre böyle olmamalıydı. gizli bir anlaşmanın herkesçe bilinen bir maddesine dönüşmemeliydi hislerim. tablolara atılan çentiklerin bedeli yalnızca bir tutuklanma olmamalıydı. tanrım, ha kum çölleri ha gözlerim. yüzümün birazı kiraz. kadeş anlaşması diyorum kardeşim. yazılı olmasa barışmamışlar mı diyecektik? aklımın yarısı biraz. ölünür elbet öleceğiz de böyle mi ölecektik? git kimse boynunu büken yapış yakasına. haşimin bülbülüyüm de beni etim için öldüremezsin. bir kitap çıkar bırak masasına. yalan söylemek için de mahkemeye yemin edemezsin. bir insanın demiştim bir keresinde en ücra köşesi bence burnudur kalbi diye tutturmuştu bir sıvacı hiç bakmadım haberlere vurulmuş mudur? ellerim ıslak oysa bir rivayete göre böyle olmamalıydı.

halam. çağların babası. cem ayininde kapıcı. poğaça yapardı. bir leğen.

çünkü diyor kalkıp: "hiçbir ölü gömüldüğü yere sığmaz." ölümle yalnız kemikler sınanmaz. duası insanın, gecesi insanın, yediği insanın, sevdiği, çorbaya attığı her kaşıkta insan bir ölüyü de sallandırır. ölüler biriktirir kalbinde insan, gülüşler, içli bir ağıt. yaşamak, henüz ölmemişlerin şarkısıdır. henüz ölemeyenlerin dedikodusu. kulakta ani bir uğultu dediğin, sendeki ölülerin bir başka dostuna gidişinin sesidir. neden kulaktan çıksın bir ölü, koca cüssemde sendelemeden, harcıraha muhtaç olmadan, yoğarmadan saçlarını çıkacak yok muydu başka bir yeri diyenlerin kulağı, hangi şarkıya dedikodunun eşlik ettiğini bilmekten haindirler. mahlelerde sürüdüm ayaklarımı, ölüydü balkonu halamın çünkü artık başka perdeler çekilmişti camlara. sırtımı bir bulutun en ücra köşesine dayadım. seyrettim düşen damlaları. ölüler bir kalbin, en ağır sabah uykuları. ölüler işte bir ağacın dalları, ölüler işte bir adamın sakalları, ölüler işte, ölüler emekli, ölüler bir boya kutusu kadar, ölüler ...

Nefes

Hiç dostum olmadan öleceğim sanırım. Son on gündür hiçbir şey yapmadım desem yeridir. Biraz kitap okudum mecbur. İşsizlikten kıvranıyorum. Hayallerimi yaşayan arkadaşlarımın hayatlarını bir işkence çekiyormuş gibi anlatmalarından midem bulanıyor. Bir aylık inzivaya çekildim. Bir süre telefonlarına çıkmayacağım. Kaderimin erkana benzemesi hayattaki en büyük korkum. Bir de annemin yaşlanınca cumadan cumaya çıktığım evden camiye doğru giderken ara sokakta hemen her zaman gördüğüm kaldırımda yaşamaya mahkum edilen yaşlı kadın gibi sahipsiz kalması... Yitirmediğim hiçbir şey kalmadı. Gözyaşıma kadar yitirdim. İnsan bazen günlüklerine mutlu anılarını da kaydetmeli. Bir tane bile yok. Bir dönem yadırgadığım insanların hayatına sahip olmak için bile her şeyi vermeye razıyım. Şiir, edebiyat, sinema hepsi anlamını yitirmeye başlıyor iyiden iyiye. Nietzsche'nin atın boynuna sarıldığı yere gelmeme kaç adım kaldı? İnsan bir konu hakkında bilgisi ne kadar azsa o konuyu o kadar abartıyor. Hayranl...

Balıklar ve Aşk

balıkların sudan çıktıklarında boğulmaları gibiydi seni sevmek görünmese de nefessiz kalırdım yokluğunda ve insan suda boğulmazmış yalnızca anlamıştım geç olsa da gözlerine baktığımda

Gündüz Kaybolan Bütün Hüzünlerin Gecenin En Münasebetsiz Vaktinde Çıkagelişine Mersiye

söylemesi kolay. nasıl öpeyim isa hainimi dudağından? hıçkırmaya alışmış bir gırtlağa, savaş çığlıklarını nasıl attırabilir insan? söylemesi kolay. duygularımı çarmıha ısmarladım. tek panayırlık küfür, tek satışlı iman, göğsümü hiçbir olukta aklansın diye bırakıp da kaçmadım, kaçmam. hince eleyip sirk dokudular, on emre kulak tıkadı, her bir metni tersten okudular. bardaklarda yıkanıp, kirliliğe doydular. neyse. duvarım sağlam gözyaşımla değil eğri sırtımla barışık. kipa takan kimse gider kuyruğuna yapışık, tıpış tepiş, keşişlerin aşk acısıyla dalga geçer. parmakları yamuk şair, en işkencelisinden söz ısmarla duygularımıza, halkça aramızda bizi konuşur kılacak cümleleri bul çıkar. söğülecek kelimeleri ver bize. küsecek, barışacak, çiçekleri avuçlatacak sözler getir. tablolarda yüz astırmak kolay. çatık kaş çattırmakta. lafı karnında gebeleyip durma da anlat. boşa mı gitti bütün göz ağrılarım? söylemesi kolay, söğmesi zaten. gündüz hangi deliğe girdiğin belli değil. çökük avurtlarınla ö...

saçımı istesem sola da tararım.

sanma ki eylemin en cilveli yerinde omuzuma dokunan ele yabancı gözlerim. hep gördüğüm sivilceli yüzler yine. hep aynı noktası virgülüne karışanlar. hep aynı ben kurtardım paçayıcılar. hep hep hep. happy. şiirde hep ciddiyeti arayanların yeri nü tablolarda yerini alalı asırlar oldu mu? ciddiyeti bu denli kıskançlıkla sahiplenenlerin hayâsızlıkları sanatın en uğraksız yeridir. işte yargı!

Ortası olmayan nutuk. Hiç bitmeyecek şiir.

Ay dedeyi göğe atmışlar, Islanmış bütün kraterleri. Ayda su yok diyenler lıkır lıkır sofralarda, ....... Allah'ım bu biraz hırçınca oldu bağışla. İçinde ahlak yasası vardı da, göğü yumruğunla mı morarttın? Aydınlanma nedir bildin. Artık sen de badem gözlüsün. Bak, dünya da.  Ah Kant, bilmem sonumuz ne olacak? Su ılıştırın kervanın en önündeki deve belli ki doğuracak. Fatih'ten, Taksim'e yürümek mi? Haritalar devşirsin ayaklarını. Bütün mallarım diyor kuma batacak. Kervancı egzersiz yapmadan öleceğinden hiç korkar mı? Olacak iş değil, sen tut bir çekirdeğin içine bütün gövdeni sığdır. Çitlesinler seni. Kardeşlerim bunların hepsi birer... Bunların hepsi bir... Nutuğun başını unuttum, kaçtı ordum. Hadi kalk bu gece teheccüd kılalım, sonra bir film aç. Yurttaş Kane olmasın. İnsanın en içine sinsin ettiği küfür. Kıskanacaksa elalem, el emeğim, elimi sallasam ellisi. Elalem, her yeni düğünde lanet birer Brutus. Nutuğun sonunu hatırladım. Kardeşlerim bunların hepsi düşman. Yalnız ...

Nefes

Şu sıralar sadece sinema ve şiir. Ruhumu inceldiği yerden kopartabilecek miyim bakalım? Tezi yazmaya birkaç aya başlamalıyım. Evliliği fazla mı geciktiriyorum? İsmet Özel, insan için geç kalmış bir varlık derken ne kadar haklı. Uyku düzenim berbat. İyi bir evlat değilim. .. 10.05.2021. 02:09

ıslak mıdır ayakların? ayakkabılarını çıkart da sobanın yanında ısıt.

Maria Magdalena Çorapla gezilen bu çağda Herkes bilir ilk taşı atacak olanı. Ayakları kirlenmeyecek kadar temizdir herkesin yüzü, Melek durmayan sokaklarda. Ama dur bir dakika. Hangimiz bilebilir gece on ikiden sonra yastığın soğuk yüzünün kulağımıza okuduğu türkünün antropologlardan yâdigâr bir cilt kitapta saklı huzura kavuşmayı yitirmiş kurukafalardan ırklar talim ettiğini? Aşk; bir ölümün en beklenmedik evidir. Bir türkünün en ırksal yeri. Maria Magdalena bilirsin kitaplar bazen yalan söyler insana. Onca tanışının içinde en az annesini tanıyan adamlar yürüyor sokaklarda. Bundan daha kirli ayaklar dolaşmış mıdır dünyada? Tanı, tanış, tanık, taş, tak takıştır, Kimse silmesin ayaklarımı. ya da silsin ne olur, ben korkarım kayıp düşmekten, ayaklarım kurusun! Tanrım kalbim çok aç. Hiç duymuyor sevmekten.

ÖLÜMÜ TATMADIK DA

 ''Onların çocuklar gibi çaresiz kalmalarına izin ver. Çünkü zayıflık harika bir şeydir ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.'' Yukarıdaki cümleler Andrey Tarkovski'nin 1979 yapımı eşsiz filmi Stalker'da, İzsürücü karakterine söylettiği sözlerden... Yola çıktığı profesör ve yazar için ettiği duanın bir bölümü... Acizlik… Bebekliğe geri dönüş… ‘’İnsanın’’ diyor Rousseau ‘’ilk hali yoksunluk ve zayıflık olduğu için çıkardığı ilk sesler sızlanma ve ağlama sesleridir.’’ [1] Bence hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün. Bizi, yabancı bir el itmiyor, duyduklarımız; dilimizi bilmeyen barbarların, kulak tırmalayan bağırışları değ...

özet

Biraz daha doğsam ölecekmişim gibi Biraz daha hissetsem ölecekmişim gibi Biraz daha yaşasam ölecekmişim gibi Biraz daha.

El salla.

Gözyaşlarımı ört bulut damla damla yağmur yağsın, Ve sen, bir merhabaya sığdıramazken, Şimdi en büyük elvedamsın.

Şıllık

Yürüdükçe içlenen bir kar olur, ellerin ellerinde, Yaprakla suvanmaz çalınan şarkıların yükü. Tut düşürme gözlerinden. Salınsın kuştüyü yastıklarda uyuyup gebe kalanlar, Yalanla siyah bir kan olur, ellerin ellerinde. Sen nöbet yerinde, pinekleyip uyursun.

Oley!in Şımarıklığı

 Dünyaya yabancıladınsa bir kez gözünü, Seni hiçbir efsun, hiçbir tütsü aklayıp paklamaz. Yanağın, hiçbir elde bulmaz ilk sütün bıraktığı izi. Bir şişe aşktan daha fazlası aranmaz, Dünyaya bir kez açtınsa gözünü.

ÇIT

Bir çift dudak kırıldı dün gece, Bir zorba emekli oldu günahlarından, Ve bir çift silah sesi, Aktı dudağından hayat diye.

KARICIĞIM

Karıcığım, bu tahterevalliye ikimizden biri fazla. Bilemem ruhumu hangi yüzyılda bıraktım. Çünkülerin seni leylaktarlasında uyutan Anahtara küs deliğinden mi baktın? Karıcığım, ikimizden biri bu aşka fazla. Gözümü bir çift ayakkabıya taktım. Hatimler indirdik birlikte ölülere, Şiş göbeklere tahta bıçak fırlattık. Gömüye sen kayıkla geldin, Ellerinde bozuk paralarla geldin, Gözü oyuk kıza, tarihi serüvenlerle geldin. Karıcığım, bunun bizim dinde yeri yok. İstemezsen kuş vurmayı dedemin çiftesiyle bırak yerde kalsın. Tanzim olsun olmasın padişahın fermaniyle Fistanlı füsun, günahlı kuyu, üç talakta boşamışlar uykuyu. Sabah olmamış, tam onyıllarca. Karıcığım, bunların hepsi saçmalık; Yaşlanalım ellice.

Nefes

Krzysztof Kieślowski'nin, Dekalog serisine başladım bugün. Ne kadar geç kaldığım bir yönetmen! Karşılaştığı her güzel şeyde bunca vakit o 'şey'den mahrum oluşu hüznü de çöküyor insanın sinesine. Bir uykudadır ve ölünce uyanır insan. Hayat rüya görmekle mi yoksa bir kâbusun içinde mi geçecek? Düşün dur... 21.04.2021.

Çevrili Sırt.

Herkesin gözünü diktiği yere sırt çevirmene şükredilecek bir tavır olarak baktığında, eline tutuşturulan sahteliklerin asıl nimetlerin yerine konulmuş yalancı gramofonlar olduğunu göreceksin. Bir şarkının gidişatına asla müdahale edemeyen gramofonlar. Oysa sırtın hep başka şarkıları söyler. İhaneti, küslüğü, gitmeyi, reddetmeyi konu edinen şarkılardır bunlar. Bir şeylere sırt dönmek her zaman soylu bir erdemi barındırır içinde. Oysa yüzünü dönmek, gelip kucağına konacak bir yığın günlere gebedir. Belki sırf bu sebeple başı dertte olanlar yarının bilinmezliğine yüzlerini çevirmek yerine geçmişe gitmek için bir yığın anıyı biriktirir zihninde ve gerisingeri döner. Yarına sırt çevirir. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Anıların bir nimet olduğunu. Karşılaştığımız bütün külfetlere karşılık içine girip sığındığımız bir çeşit muska olduğuna inanıyorum; anıların. Eskilerden bahis açan herkesin, bugünle ne yaparsa yapsın temas etme gücü bulamadığına, yarından konuşmanın budalalık, geçmişten konu...

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız.

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Ona artık kimi sevdiği sorulmaz. Haşin baş dönmelerin günahı yüklenmez avucunda biriktirdiği keşkelere. Yüzünün hangi günün güneşine hasretle güldüğü sorusu, göğsündeki boşluğu hangi sesin doldurduğu sorusunu gücendirir. Gücenmek, saçlarını lekeler bir kızın. İnsanlıktan çıkmanın netameli bir suç olduğu, bir kızın derli toplu saçlarına küsmesinden çıkarılamaz diyenler, bir kızın gözünü hangi kayboluşlara diktiğinden habersiz ömür tüketir ellerde. Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Bir tek buğulu cama daha takatinin kalmadığının resmidir yapıp ettikleri. Anlamsız gülüşmeler, tıkız iç çekmeler, dantel dolu çekmeceler. Anlamsız bir koşudur artık kızın üstündeki fistanda güller yeşertmesi, Duvardaki saatin bozuk olduğunun farkına varmamışsa, Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Dudakları hisli şarkıları öpüyorsa, süt sağılan bütün bakraçların kulpları bilir hangi vaktin süte renk vermediğini. Yutkunan bir boğazın, hangi buluta sırnaşarak gölgelerde ihanetler t...

Ben yalnız bunun için seveceğim seni.

Sözlerin bazen hiçbir anlama gelmiyor, Sırf bu sebeple bir Çinli hayat boyu kıskanmayacak ellerini. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Güneşin tenime değdiğini, kayanın tuza doyduğunu, denizin gündüz aya küstüğünü, Annemin tam on beş yılına ağladığını, rahiplerin günah silme yeteneklerini Yahudilerin bencilliklerini anlamayacağım. Canımın yanışı, var olan bir şeyi daha anlamanın sıkıntısıyla eş değer. Doruklarda durulmadan yutkunmayacağım hiçbir düzlükte, hiçbir sözlükte ne demek istemişsindir diye dolanmayacak gözlerim. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Fötr şapkanın asılmakla değil, emekliliği çağrıştırdığı vakitlerde yaşamak, bir boş ev çatırtısı kadar meşgul etmeyecek zihnimi. Taze tenlerin tutuşturulduğu buruşuk ve bereketli yaşlılığın okuduğu selâ, yardım etmeyecek zihnimde taşıdığım küslüklere bir ad koymaya. Hayır, yatakta çatlak bir topuğa bakıp ağladığımı hatırlayarak kıvrandığıma dair bir and içme çıkmayacak dilimden. Hislerimi, bir başka muzdaribin koynunda buna benz...

TEKBAŞINALIK

Kuşku duymak, olan bitene kuşkuyla yaklaşmak, kuşkulu bakışlar fırlatmak anlam verilemeyen her şeye. Kuşkulu… Yani kuş kadar ürkek. Kuşkulu yani daha fazla dökeceği gözyaşı olmadığına, sinesinde taşıyacabileceği bir kedere daha yer kalmadığına inanan insan. Büyük mütefekkirlerin, şairlerin, filozofların câlib-i dikkat bir yönü vardır ki şudur; insanları değil ''insanlığı'' severler. Var olanı değil var olması gerektiğine inandıklarını, daima var kalacağına inandıklarını...  Pratikten, teoriye kaçarak yaparlar bunu. Pratikten yani gerçekten kaçarak. Rüyalarda uyanık olduklarına kendilerini inandırarak. Rüyalarla bu iş olmaz denilebilir mi? Peygamberlerin rüyaları vahiyken, müslim olsun gayr-ı müslim olsun her insana rüyada ilham gelirken rüyalara kaçanlara kötü gözle bakılabilir mi? Dünya ticarethânesinden (ç)alınan bu kaçışın yok mudur bir bedeli? Çok az insana nasiptir bu bedeli ödemek. Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Ödemeleri gereken bedel; tekbaşınalıktır. Tekbaşı...

BASILACAK TOPRAKLARI OLMAYANLAR AYAĞI NEYLESİN?

Felsefenin, en temel soruları çocuk(su) sorular(ı)dır. İçerisinde kendini birden bire bulduğu bu tuhaf dünyayı öğrenebilmek adına; gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, elinin dokunduğu, ayağının bastığı, dilinin tattığı şeylere bir anlam yüklemeye çalışan çocuğun sorduğu sorular, filozofluk makamının asırlardır koltuğu sarsılmaz üyelerinin kılıç kalkan kuşanır gibi kuşandıkları sorulardır. Niçin kılıç kalkana benzetiyorum bu soruları? Kocamış, ak sakallı, ayaklarında sandaletleriyle tasvir edilen büyük bilgeler ne yapacaktı kılıç ve kalkanı? Kılıç yapım aşamasındayken ustanın suyunu nerelerde, ne kadar kullandığını ballandıra ballandıra anlatması, kalkanın gergedan derisi yahut fil derisi olduğunu bilerek ellerine alıp, vücutlarının ekseriyetini saklamaları gerektiğini iyice bellemeleri ne kazandıracaktı onlara?  İlk filozofların hemen hepsi denize kıyısı olan bölgelerden çıkmıştır. Ticaretin yapıldığı bu vesileyle diğer pek çok kültüre, inanca sahip insanların bir araya geldikleri ...

Nefes

Batu cephesinde yeni bir şey yok. On İki Maymun'u izledik bugün. Kurgu içinde kurgu. Çok güzeldi. İnsanın olmak istediğiyle, olduğu arasındaki uçurum... Keşke bu kadar uzak olmasaydım. Çevremdekilerin dertsizlikten, en ufak meseleleri aşılması zor dağlar gibi görmeleri bunu da büyük bir girdabın içindeymiş gibi anlatmaları gitgide tuhafıma gitmeye başladı. Oysa dertten ölüp gebersem, bir cümle kuramam kimseye. Bilmem bu suskunluk hangi bulutun üstünden yelken açıp yolunu şaşırdığının ayırdına varmadan bana toslayan kuştan kaldı. Birden epeyce şedit ve yüzsüz bir boşluk duygusu gelip çöküyor göğsüme. Git diye kovsam, gidecek yeri yokmuş da bana sığınmış gibi acayip bir melet. Sanatçıların psikolojileriyle ilgili çok ciddi sıkıntıları olduğuna dair kanaatim kemale erdi. Kendi sıkıntılarını farkında olarak ya da olmayarak diğer insanlara da bulaştıran, bunalımlı insan topluluğu... Hem iyi ki varlar hem de keşke olmasaydılar denilenler. Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gonçarov'u...

HER ŞEY İNSAN OL DİYE

 O ki bu yolda gitmeye kararlısın. Gözlerin ne kadar bakarsa baksın Sâmiri'yi Tûr'dan dönene kadar fark edemeyeceksin.  Hayat hep geç kalmışlıktan ibaret. İnsan ayı da yıldızları da geç olunca, her yer kararınca görüyor, gecolunca, gece olunca... Günün bütün aydınlığını kaçırdığını gökyüzündeki beyazlara bakarak fark ediyor. Yarın diyor yeni bir gün aydınlığı daha var... Yarın... Oysa; ‘'Suyun suya benzemesinden daha çok geçmiş, geleceğe ve  hâle benzer.'' [1] diyor İbn Haldun, Mukaddime isimli eserinde. İbn Haldun elbette bu sözü toplumların gidişatı hakkında söylüyor. İş bu ya bu görüşü insan tekinin duygu durumuna indirecek olsak şu anlama geleceğinden hiç şüphem yok; bugünü kaçıranların yarını da aynı olmaya mahkum...  O ki terk ettin Ninova'yı, balığın karnına girmeden pişmanlık nedir bilemeyeceksin.  Pişman olmak...  Farsça'da; Paşmân/paşimân... Geri(de)-düşünen... Anlamı biraz daha Türkçeleştirecek olursak; geçmişte olanı düşünen... Cümlelerin için...

ANNE KUCAĞI

 Bir avuca sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir avuca sığdırabiliyordu. Şeytanı kucağında taşıyan kim varsa; ’’Emzirilen sensin!’’ diyordu yüzlerine karşı. ‘’Bebeklerinden meme emen annelersiniz.’’ ‘’İçtiğiniz süt değil. Şirk suyu. Yediğiniz aş değil, üç öğün vesvese.’’  ‘’Korkunç İvan oğlunu neden öldürdüyse’’ diyordu. ‘’Ben de işte öylece çözemiyorum bazen neyi neden yaptığımı, bir an ayılır gibi oluyorum, Oğul İvan gibi ‘sadık bir oğul ve sade bir kul olarak ölüyorum.’ diyor ve gözlerimi yeniden yumuyorum.’’  Bir çift göze sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir çift göze sığdırıyordu. ‘’Siz’’ diyordu, ‘’Göz bebeklerinizin hakkını vermeyi bir kez olsun düşünmüyorsunuz.’’ ‘’Siz yalnız güzele; gözünüzün el verdiğine talipsiniz, oysa ben bilhassa, çirkine dair ne varsa; göze pis, göze habis görünen ne varsa onunla tanıştırıyorum göz bebeklerimi.’’ ‘’Böylesi’’ diyordu. ‘’Şükre daha yakın tutuyor beni. Böylesi şirkten daha uza...

Nefes

Aidiyet duygusunu yitirince insan ne büyük bir boşluğa düşüyor. Ait olamamak. Yabancılaşmak. Öteki olmak. Kostümü çıkarıp, kıyafette karar kılmak. Kostüm kökeni itibariyle de bir bağlılığı beraberinde taşıyorken, kıyafet biricikliği, benzememeyi, herkesleşmemeyi sunuyor insana bir ödül gibi. Bir de çırılçıplak olanlar var. Ne kostüme ne de kıyafete mecâli kalmayıp, yalın ayak başı kabak dolaşmak zorunda olanlar. Kostümü atalı çok oldu. Kıyafeti de bir giyip bir çıkarıyorum şimdilik. Tez için okumalara devam ediyorum. Bir süre sonra aynı insanın zihninden çıkmış şeyleri okumak bıkkınlık veriyor. Okumaların arasına başka alanlara dair bir şeyler koymaya mecburum. Roman, günlük, sabah uyandığımda içimde şevki varsa film... Bursum yattığında Asaf Hâlet'in bütün yazılarını, (kitap tanıtımında söyleşilerin, konferanslarının vs. de yer aldığı bilgisini okuduğumu hatırlıyorum) bütün şiirlerini alsam iyi olur. Onur Ünlü'nün en sevdiği şair; Asaf Hâlet'miş. Bunca sıkılmışlığımın ar...

ATEŞ DENİZİNDEN MUMDAN GEMİLERLE GEÇMEK

  Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk isimli o ölümsüz eserinde geçen bir betimleme.   Hüsn ü Aşk, mesnevi türünde yazılmış en önde gelen eserlerimizden biri... Romanın, edebiyatımıza geç girme sebeplerinden başlıcası mesnevilerin o boşluğu dolduruyor oluşudur. Bu nazarla bakıldığında senelerce insanların bin bir hâlet-i ruhiye içinde tekrar tekrar okudukları başucu romanlarından biridir Hüsn ü Aşk. Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Bugünün saçma sapan kişisel gelişim kitaplarının insanlara boş vaatlerde bulunarak onları dolduruşa getirmeleriyle karıştırılmamalı. En olunmaz ve onulmaz görünen meselelerin mutlaka bir çıkış yolu olduğunu anlatır bu ifade.  Gözü pek olmayı; kişinin doğru olduğuna inandığı düşünceleri, fiilleri ne pahasına olursa olsun yapması gerektiğini öğretir. İnsan, bunlardan başka nedir ki? Dünyanın en bedbaht insanı uğruna ölecek hiçbir değeri olmayan insandır. Değer kelimesi değ-(mek) kökünden gelir...

HER YAZAR CAN KIRIKLARIYLA ÖLÜR.

 Tahta bir sandalyenin üzerinde, gözleri seneler içinde bozularak, ellerini mürekkebe, aklını karakterlere, mısralara, düşüncelere, gönlünü satırlara vermek… Yazar olmak; hepi topu bunlar... Yazar ölmek? İşte o zor. Bir odada bütün ömrü tüket. Yalnız kendinle konuş. İnsanları anlamaya çalış. Dudak kurutur, bel büker, uyku kaçırır bu.  Dünyayla arasında hep bir cam vardır yazarın. O camın koruyuculuğuna güvenir de yazar düşüncelerini. O camın kırıldığı gün, kalem tükenir, kâğıtlar kirlenir ve yazar ölüverir kimselere söylemeden.  Petersburg... dizleri üstüne çökmüş yirmi bir kişi, gözleri bağlı, kurbanlık bir koyun gibi sıraya dizilmişler... Üçerli gruplar halinde kurşuna dizilecekler. O; altıncı sıradadır, yani ikinci grupta. Ölümüne dakikalar kala Çar'ın af haberi gelir. Ölüm yerine Sibirya'ya sürgün... Hayata kaldığı yerden devam edebileceği haberi... Dostoyevski... ...Travma...  Tunus'tan ayrılırken sultan, eşini ve çocuklarını Mısır'a götürmesine izin vermez, amacı ...

Nefes

Kahve üstüne kavhe. İşte bu vakte kadar ki bütün menüm. Melih Cevdet Anday'ın günlüklerini okumaya başladım. İnce. Günü gününe tutulmuş bir günlük değil. Aliya İzzet Begoviç'in, Doğu Batı Arasında İslam'ını okuyorum bir yandan. İsyan kavramına dair alıntılayabileceğim bir cümle buldum kitapta, tez için iyi oldu. Bir kaynak bir kaynaktır. İnsan perhizine devam ediyorum. Bir el sayısı kadar kalmadı görüştüklerim. Hemen iki yıla yakındır böyle. Belki daha az, belki daha fazla. Bu hâlimle mutluyum. Nutuktansa mantık daha tutarlı geliyor artık bana. Dışa\dışarıdakine değil de içe konuşmak. "İnsan eğrilmiş bir mahluktur." demiş Einstein. Aliya kaynak belirtmeden aktarmış. Al sana insana dair bir tanımlama daha. 7.04.2021

NE İŞİN VAR YEDİNCİ KATTA?

 Yahudiler kararlıdır, Rab'bı görmek için ellerinden ne gelirse yapmaya... Canhıraş bir şekilde çalışırlar, gece gündüz. Hedefleri yedi katlı bir kule inşa etmektir.  Babil Kulesi...  Yedinci kata geldiklerinde, bu küstahça davranışları Rab'bı kızdırır. Başlangıçta bütün insanlar aynı dili konuşurken, insanlarının dillerini değiştirir Rab. Artık kimse birbirini anlayamaz, birbirleriyle iletişim kuramaz olmuştur ve kulenin yapımına son verilir... Tevrat'a göre  dillerin ortaya çıkış öyküsü kısaca böyledir.(Bkz. Tevrat, Yar. 11/1-9)  Birbirini anlayamamak... Bir toplumu bu yıkar, düşmanın topu, gürzü, bombası değil. Kendisini anlatamamak... Bir ferdi bu yerle bir eder, yalnızlık değil.  Hep bir yolunu aramış insanlar, ne olursa olsun sesini duyurabilmenin, bir ses duyabilmenin. Anlatmanın, anlamanın, anları değerli kılmanın hep bir yolunu aramış.  İnsan hep, anlamak ve anlaşılmak istemiş, tarih dediğimiz ilmin bütün özeti budur. Gerisi kim muktedirse onu...

Nefes

Hafta sonu Kaplanoğlu'nun, Buğday'ını izledim. Musa ve Hızır kıssasını daha bir özümsüyor insan. Hacı Bektaş ve Yûnus arasında geçtiği rivayet edilen; "buğday mı? nefes mi?" göndermeleri çok hoştu. Stalker'a göndermeler de öyle. Bir nevi günlük olarak notlarımı kaydetmeye çalıştığım yazıların başlığını filmi izlemeden bir gün önce nefes olarak seçmem, filmden sonra beni epey sarstı. Beş yılda çekilmiş film. Kaplanoğlu şüphesiz çok yetenekli. Kıymetı bilinecek mi? Orası meçhul. Sanırım bütün filmlerini seyredeceğım. Rüyalarla başım dertte. Yoksa kabuslarla mı demeliyim? İkisi de birbirine öyle karışmış halde ki. Uyumaya korkuyor insan. Orwell'ın, 1984'ü bitti. Zavallı Winstonlar olarak yaşıyoruz hepimiz. Büyük Birader hep vardı ve hep olacak. Bizim durduğumuz yer neresi olacak? Bütün soru bu. İngilizce çalışmaya devam ediyorum. En azından okuduklarımı iyice anlamalıyım. İkinci bir dile henüz vakit var. Belki ucundan kulağından başladığım Arapçaya yöneliri...

Nefes

Son günlerde tamamen bitiğim. G. Orwell'ın, 1984'üne başladım. Fazla mı geç kaldım okumak için? Sanmam, yaşadıklarımızı sadece satırlardan okuduğum hatırlama temrinleri gibi geliyor bana. Dünya hep aynı dünya. Semih Kaplanoğlu'nun, Yusuf Üçlemesi bitti bu sabah. Yumurta oyuncularıyla daha bir cana yakın gelse de, kurgu itibariyle Süt daha zekiceydi. Sembolleri üstüne okuduğum birkaç yorum bile yeterince doyurdu gözümü. Tez için okumalarım sürüyor. Bir süre sonra birbirinin aynı binlerce cümle okuduğum hissi... Beyitleri alıp, kendi çalıştığı konunun üstüne yamıyor birçoğu. Bu dizeler kapitalizme dair büyük bir eleştiridir diyor söz gelimi. Ne şairin, ne şiirin bundan haberi bile yok. Akademisyenlik; yazar burada bunu diyor\demeli\dedi\demiştir. Fazlası değil. En azından sosyal bilimlerde böyle. İşsizlik, bedenime dişleriyle olanca gücüyle bitişmiş bir yılan dişi. Geçenlerde liseden arkadaşlarla buluştuk. Konuşulanların çoğunu anlamadım. Sınıftaki i...

Si Je Vis.

Si Je Vis. Yaşıyor olursam, ölmezsem... Ölüm paranoyası olduğu söylenen Tolstoy'un yazılarının sonuna koyduğu üç harfin; ‘’s,j,v’’ Fransızca anlamı... Çevremizde olup bitenler çoğu zaman garibimize gidiyor. Anlam veremediğimiz şeyleri duyar duymaz kendimizi gurbette hissediyoruz. Garibanı oluyoruz anlatılanların, o konuda yoksun olduğumuzu, o konudan uzakta olduğumuzu anlıyoruz bir tek. Ne garip! Garip; yabancı olan, yani gurbeti gittiği yere götüren... Gurbet; yabancı yer, yani kendine geleni, yabancı kılan... Kendine garip olanın, dünyaya arif oluşu. Dünyaya arif olanın kendine gafil oluşudur gurbet. Kimseyle işi gücü olmayan, cebinde iaşesini temin edecek üç lirası olmayanlara da gariban diyoruz. İnsanlara ve paraya uzak olana...  İnsan, kendinin bile uzağında yaşıyor artık. Garip olması için başka bir yere gitmeye ihtiyacı yok. Ne diyordu büyük Türk Şair'i İsmet Özel; ''Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir...

eY.

Ey yarınların körpe dudaklı iklimleri, Ey yeni kulplu gözler, Ey çocukluğumun cehennemde yanan günleri, Ve ey! Çocuk. Torbalarca öfkem benim. Beni en terli elleriyle sarıp sarmalıyor hayat. Gecenin içine, bir de bitmemişliğin unutkan ve kurak en kılcal öykülerini yamıyor. Müsveddeler, müsveddeler, müsveddeler, Küçük bir cebe sığdırdığım budalalığım benim. Yazıp ettiklerim. Ve ey! Çocuk. Küflü gürültüm benim. Direnmekte olan sancım. Bu son olsun dediğim tüm kırmızılıklar, En paslı kan olup akıyor çiçeklere. soma, soma, soma, toprakta çürüyen temaslarım benim. Yitmeyen gülüşlerim. Ey balyoz sesleri, Ey kaçamak iç çekişlerim, Ey kuru laf kalabalıklarım, Ve Ey! Çocuk. En doğmak istemeyen ömrüm benim.