Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Si Je Vis.

Si Je Vis. Yaşıyor olursam, ölmezsem... Ölüm paranoyası olduğu söylenen Tolstoy'un yazılarının sonuna koyduğu üç harfin; ‘’s,j,v’’ Fransızca anlamı... Çevremizde olup bitenler çoğu zaman garibimize gidiyor. Anlam veremediğimiz şeyleri duyar duymaz kendimizi gurbette hissediyoruz. Garibanı oluyoruz anlatılanların, o konuda yoksun olduğumuzu, o konudan uzakta olduğumuzu anlıyoruz bir tek. Ne garip! Garip; yabancı olan, yani gurbeti gittiği yere götüren... Gurbet; yabancı yer, yani kendine geleni, yabancı kılan... Kendine garip olanın, dünyaya arif oluşu. Dünyaya arif olanın kendine gafil oluşudur gurbet. Kimseyle işi gücü olmayan, cebinde iaşesini temin edecek üç lirası olmayanlara da gariban diyoruz. İnsanlara ve paraya uzak olana...  İnsan, kendinin bile uzağında yaşıyor artık. Garip olması için başka bir yere gitmeye ihtiyacı yok. Ne diyordu büyük Türk Şair'i İsmet Özel; ''Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir...

eY.

Ey yarınların körpe dudaklı iklimleri, Ey yeni kulplu gözler, Ey çocukluğumun cehennemde yanan günleri, Ve ey! Çocuk. Torbalarca öfkem benim. Beni en terli elleriyle sarıp sarmalıyor hayat. Gecenin içine, bir de bitmemişliğin unutkan ve kurak en kılcal öykülerini yamıyor. Müsveddeler, müsveddeler, müsveddeler, Küçük bir cebe sığdırdığım budalalığım benim. Yazıp ettiklerim. Ve ey! Çocuk. Küflü gürültüm benim. Direnmekte olan sancım. Bu son olsun dediğim tüm kırmızılıklar, En paslı kan olup akıyor çiçeklere. soma, soma, soma, toprakta çürüyen temaslarım benim. Yitmeyen gülüşlerim. Ey balyoz sesleri, Ey kaçamak iç çekişlerim, Ey kuru laf kalabalıklarım, Ve Ey! Çocuk. En doğmak istemeyen ömrüm benim.

KAN.

Kandan örülü sıcacık çimenlerdi göğsümün eğerleri. Güne, çıplak düşlerimi bir muştu arzusuyla satardım. Bir yapaylığa kul olan saçlarım ilk mevsimde inerdi. Güne, yatakta kıvranan bir cüsse bulup atardım. Yeter ki terk etmesin ölüleri, şehirlileri, fahişeleri, Yeter ki küsmesin fabrikaların hinlikle öten zilleri, Yeter ki bir terliğe zor sığan ayaklar, alçalmamış avuç sesleri, Akşamın göbeğinde saklamaya en mahrem yerleri, Bir sisin gövdesinde, yudum yudum beklerdi yakarışlarım. Yeterdi. Yeni terleyen bıyıklarıma, harıl harıl hayat ektim. Düğünlere küs gitti. Kitaplara ters. Yüzümü en kasvetli yerinden ikiye kestim. Bir yanım küs öldü; mağarasız ilahlara. Bir yanım yüz oldu, insanlara. Taşıdım gövdemin üstünde yüssüz bir baş. Aynalara küs öldüm. Yaranamadım. Kulağımda bir hainlik düğümleniyor. Boğçalı fısıltılarla, Kırışık bir yüze resmetmem dileniyor seni. Koynuma sığdırdığım avuçlara karıştırmam isteniyor, Bütün olup bitenleri. Ayaklarıma ihanet edemem anla. Yola küsse de insan, aya...

Derrida'nın annesi ağrıyor, Musa.

Arkası kaybolan yüzlere sarılı mavilikler, Hiç bilmediğim avuçlar, rengarenk avuçlar. Bir gözün hiç değmediği serinlik, Bir aynanın hiç yansımadığı güzelliğin peşisıra, Bıraktım ceketimi. Derrida'nın annesi ağrıyor. Can yanacaksa bir ölülük dünya kabında, İşte böyle yağsın Musa yağacaksa. Yanımda bir melek avaz avaz bağırıyor; Yazsın diyor, ne yazacaksa! İşte böyle doğsun Musa. İşte böyle ölsün tuzlu kuş gagaları, İşte böyle küssün öksürmemeye. İşte böyle. Kaçık battaniyelere sarınıp, Kösnülükten haya eden de sendin. Gönlü yaş olana hayır gelmeyen buluttan, Büyük harften korkan bilek de bendim. Anne neren ağrıyor? Annem ağrıyor. Annem ağlıyor. Gelecekse Musa şimdi gelsin. Elimde Hızır un ufak dağılıyor. Suda gezemem ben göğsümün sancısından dişlerim kanar. Hem... Yırtık sandaleti giyen de sensin, Çıkıp da hinlik bulduğun dağına, Düşüp bir kırışıklığın ağına, Çatlak topuklara yol soran da. Gözünü n'olur ayırma aynadan. Anne neren ağrıyor? Annem ağrıyor. Annem ağlıyor. Boğacaksa ...

UMUT

Hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün. Sen, eski ilkbaharlardan kalma bir hinlikle yaklaşıyorsun kazaklara Sevmenin bütün kalıplarını taşıdığını bildiğim heyben, ince tırnaklardan bir çerçi alnı sunuyor emeklerime ter diye. Kımıldayan her bir suya, gözünü düşürdüğün bir benim değil, herkesin dilinde. Artık herkes biliyor bir şiir ağırlığındaki bileklerin hangi destana itecek beni. Kaybettiğim yassı gövdeleri nerede hangi dağın hiç çıkılmamış tepelerinde bulacağımı herkes biliyor. Herkes, herkes, herkes. Şimdi çıkıp, yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Bunu değil ötekini. Binbir telaşa kapılıp, anlatsam seni. Ortaya yalnız sessizliğim çıkar. Sen yine bulursun bir kulp takmanın yolunu. Kursağımda hevesimin işi ne? Kalacaksa sende kalsın. Yalan yanlış kelimelere bel bağlama. Yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Ben ne kadar ıslandıysam sen de o kadar yağmalıydın. Bilindik tüm kiremitler gibi öyle olmadı. Düştüğün yer başım olmadı. Kıvrıla kıv...

Quo Vadis

Dilimiz, hep bir ızdırap ağacı tırmanıyor. Meyveleri, şiire sığmayacak kadar acı. Kara leğenlerde bekletilen yarınlara okşuyor güzelliğimiz. Burnumuzun içinde, isli bir uzaklık gibi sinmiş yıldız köşeleri, Bir isyancıdan arta kalan bütün talan, rehberimiz. Kirli bir tabelaydı ve şöyle yazıyordu: "Sevginiz, hiç olmadığı kadar kinli." Muziplik olsun diye değil sahiden cevap vermiş biri:"Kinimiz, hiç olmadığı kadar sevgili." İsa'dan bu yana yalnız bir kişi sordu nereye gittiğimi.

Niyet

Uzat elini cılız çığlıklardan Ben dalgalar nasıl kemirilir iyi bilirim. Göğe serili çatık kaşlardan suya akseden damar nedir onu da. Gözleri uzaklara dalan her genç kızın lanetlediği bitimsiz günler avucumda uyuttuğum serçenin kalbi kadar bana aittir. Ne ölmeyi, ne de yaşamayı isteyen bir lanetli varsa yeryüzünde benim, buna gece vakti yumruklaşan sarhoş kusmukları döndürülen sirk çarkları, kamçılanan Nietzsche atları mübarek Promete, peştemalsiz evreka nidaları şahittir. Çok dizelendi hayallerim şair mısralarında yemin ederim elime şiirin eli değmemiştir. Tırmandığım bütün yamaçlarda, üzerime bir kayanın ızdırabını yükledim. Diz çöktüm, baş eğdim. Sayılmaz kula kulluğum. Niyet etmedim.

Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.

Yanaşma. Yaklaşma bana. Islaktır tenim, gözün bende uyku tutmaz Çün, vedasız bakışların hışmından geçtim Ölümsüz günlerin ayrımından. Sakallı tabutlardan pembe dudaklar fısıldadı hayatıma: Kaderime nebi nefesinden bir başkaldırı yazılmış benim. Hem de kendi arzumla. Benim ahım, efendisi soluklanırken, ırmaktan bir ağız dolusu su aşıran at kadar heveslidir tutmaya. Parmaklarım, dünyayı hangi ucundan kıracağı bahsinde gayet mütekebbir. Bir tek gün bile razı olmadım ayak ucuyla suya dokunmaya Nankörlüğüm gelirse burdan gelir. İnsanlar ki koyunlarında benden gizli bir yarın taşır; Belki de yalnız bu sebep oldu, şemsiyeleri, güneşe ispiyonlamama Evet, bu sebep oldu onları güneşe küstürüp, yağmura yâr diye sunuşuma. Issız ormanlardan yankılandı ıslığım, kunduzlar dudaklarını ısırırdı Senin adını anacak olsam. Bunu sarı, bunu küskün, bunu yorgun köklerden çıkardım Bezgin çimenlerden. Yanağımda hep bir geçmiş öpücüğünün ıslaklığı Portakal yüklü kervanlarıma, dar sokaklarda uçuşan kuş sarkıntıl...

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin? Sırtında daima varlığını hissettiğin bir el. Yürürken arkana bakmana gerek bırakmayan bir güven hissi. Hissetmekte öylesine dirayetlisin ki içinde en ufak bir tereddüt dahi yok, o elin üzerinde olduğuna dair. Ve fakat, her yüzükoyun yere düştüğünde, seni esvabının ardından tutup yeniden ayağa kaldıran o elin, sırtüstü yere düştüğünde, senden himayesini, merhametini, yardımını çektiğini görmen, hayat boyu seni yalnız bu yıkar. Ötesi yalnız birkaç sarsıntı. Birkaç hayal kırıklığı... Farkındasın. Ya sen o eli çekmesini istedin, ya O senden elini çekti. Üçüncü bir şık mümkün mü? Kendini hayatının hiçbir evresinde bu kadar sahipsiz hissetmedin. Bu kadar terk edilmiş, bu kadar bir başına bırakılmış hissetmedin. Bunu en iyi sen biliyorsun. İyi ama ne oldu? Nasıl oldu da o el çekildi üzerinden. Başkasının başını okşayan, sırtını sıvazlayan o el, senden neden vazgeçti? Tanrım, bir insan kadar yalnızım bu dünyada. Bir kum tanesi kadar savunmasız. Savruldu...

Yalnızlığın getirdiği yalınlık ya da yalın olunduğu zaman ortaya çıkan yalnızlık.

Çölü işaret etmiştin bakmaları için/sonra çöl yumdu sana gözünü her uyandığında seni yeni bir saray beklerdi/ annenin avuçiçlerinde daha önce hiçbir kitapta tasvirleri yapılmamış bir saray kıskandırdı sana bütün güzellikleri/ tutup hasedini şeytanın tulumuna sakladın çoktu ortak yönünüz/ gördü fakat ses etmedi dostuna biliyordun/ en /çok/ sen biliyordun öyle olduğunu Bir düelloya çağırıldın/ hem de yaz hasadında gitmedin. Bulduğun bütün harfleri yediğini bilirim bir kelimelik hakikat için N/e/y/i/n/ v/a/r n/e/y/i/n y/o/k utanmaz bir gece aydınlığında serdin genç bir kızın gözüne Eteklerini toplardı sana doğru gelenler ayakları hep tozlanırdı bir masada tam üç ölüm gördün önce yağmurun sonra kuşların üçüncüyü unuttun/ belki de işine öyle geldi Haininin öptüğü İsa hiç girmedi yazdığın şiirin mısraına Ata binince, bir çift aşk sevinci dört nala koşturmadı seni Yaptığın bütün gergefleri kırdın Bütün ayrılıkları elinle nakışladın Mavi denilince aklına hep yok geldi gök değil, göğe yok demek...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

Ders 2 Gördüğüm en eski ayakkabılar onundu. Tek tek aşındırdı bütün yolları. Nasıl vakur yürünür haklı bir yenilgiye ondan öğrendim. Konuşmaya gittiği her kim olursa olsun, ayakları bir kez olsun sürçmedi. Gölgesi bir kez olsun düşmedi yere, ne ben ne bir başkası o yürürken yetişemezdik ardından. O yürürken ardınca sallanırdı gözlerim, yine de dönüşünden başka hiçbir yürüyüşünü göremedim. O dönünceye kadar merakla beklerdim. Son dönüşünde elinde bir balta, küçük demir çubuklar, ince uzun odunlar yanımda birden belirdi. Baktım. Baktı. Gemi dedi. Anladım. Gitti. Anladım göğün içli içli ağlayacağını, anladım pencerelerin kapanacağını, anladım avucumda biriktirdiğim suyun artık ele avuca sığmayacağını, artık bir su birikintisinde kendimi seyredemeyeceğimi anladım. Yine de gittim ardından. En kurak yeri seçti gemiyi yapmak için. En olmaz parçaları getirdi bir araya, ayaklarıyla onulmaz yaralarına rağmen sıkı sıkı bastı toprağa, gelip geçenlere hiç kulak asmadı. Dediklerini biraz olsun düşün...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

DERS 1 Anlattı. Elinde meşaleyle, elinde asayla, elinde sayfalarla, elinde dünle, elinde bugünle, elinde yarınla, bildiği ne varsa anlattı. Bana mısın? demedi hiçbiri. Dayanamadı bir gün. Dilin yorulacağını, kalbin yorulacağını, umudun yorulacağını ilk onda gördüm. Sabır son kuruşuna kadar nasıl harcanırmış, ondan öğrendim.

Ahasuerus

Buz gibi süte okunacak özlü dualar devşirdim senin bakışlarından mülhem yaşlanınca yüzünün benzeyeceği toprağı buldum O toprak ki Ahasuerus dürtmeseydi dertli İsa'yı Yahudi gezinip durmayacaktı üzerinde Oysa ben gözlerinde, karın çiselemeden doğruca su olarak aktığını gördüm. Soğuk işlemezdi sana, kar işlemezdi. Basamak ne anlama gelir hiç bilmedin ömür boyu attığın her adımda doğruca hedefine varırdın sen Açtığın bütün kitapların son sayfasıydı eline geçen Başlamak, hep bir sonla mümkündü sende bu yüzdendi belki, mezar taşlarını yastık yorgan edinmen uyku nedir bilmeden. Rıhtıma yanaşan bir gemi kadar ürkektin bir zamanlar atlattığın onca badireden sonra bu durgun suda sahili yıpratmanın korkusuyla taşıyordu yüreğin. Hepi topu iki kalplik dünyaya sığdırdın çaldığın bütün radyolu şarkıları döktüğün bütün yaprakları ağaç olarak gördün.  Cüz ve kül hep aynıydı senin nazarında. Günah ve sevap aynıydı. İkisini de sahiplenirdin. Bir dağı ilkin gözlerinle tırmanırdın. Bir suya önce eller...

VİCDAN

Bir Van Gogh tablosunda, arkalarda bir yerde, ilk bakışta kimselerin fark edemeyeceği kuytu bir köşeye resmedilmiş gibiyim. Sanki o uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gökyüzü nedir herkese öğreten kargalar, güneşten yayılan bütün sıcaklıklar, ben yokmuşum gibi davranıyor. Sekiz yılda sekiz yüzden fazla tablo geçmiş elinin altından ve beni fırçasıyla (eh pek de zahmet çekmeden olsa gerek) bir iki darbeyle nakşetmiş buraya, öylesine.

HUDAYİNABİT

 Hudayinabit…  Bu kelimeyi çok seviyorum. Kendimi hepi topu sığdırdığım iki kelimeden biridir.  Kendi kendine yetişen bitki, kendi kendisini yetiştiren kimse... Hudayinabit.

bilsen ne çok eksildim dağlardan

yarım avuç bir ürkeklikti bakışları omuzları mahcubiyet kokan alnı terli bir isyandı yaftaladı tüm bakışlarımı madun bir kurdele taktım göğsüme kirli giydim alnıma bütün fikirleri yıkanamayacak kadar çıplaktım soyuldu ellerim kınından öylece göğe kalktı

Mennundu kadınlar yanaklarından.

Arasında gezindim umutsuz yarınların kokmasın diye dökülen tuz da kokmuştu karda diz çökenlerin, çarmıha gerilenlerin bilenlerin, nedir karanlıkta yürüyüşü semiz atların suda mumların, toprakta merdivenlerin ateşte gülüşlerin yanmasının sebebini aradım

Kara Kış

kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına, bırak serpilsin yaram buz tutmuş ağaç kovuklarını buğulu gözlerinle sarmala geçsin buz tutmuş suda boğulmadan bütün karları küre sessizce geçsin arabalar küfre denk bakışlarından sussuzca aksın sular gençliğimin ortasından beni yakından sarıp sarmala bir şefkat geçsin, kursağımdan. kara kıştan arta kalan zamanı bana ver helal lokma nedir tatsın dilim aç ölmesin. arta kalmış aşklardan başka serilmemiş göğe aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. suların kulakları şimdi kirlidir bir başka akar ölülerin yüreğine. bir dalın en ucuna as körpe bakışlarımı serilmemiş yere aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. bırak izler örtsün, kimliğimden arta kalan küskünlüklerimi. bırak izler örtsün. yakından gelip uzağı bulan mesafesiz evlerin, yalnız karabasanından sormasınlar beni. kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına. mevsimler hiç olmasın Annemin gözlerinden başka.

Delikanlı

            İnandı yıldızlara             Herkesin başına gelen onun da geldi.             Tüfeğinin namlusu buz tutmuş             kaburgaları sayılan o gürbüz;             delikanlı, ağzı küfürlü bir askerdi.

Bahar rüzgâr ve çocuk

Tam iki resmin arasında hayatBir gülümseyiştir almış başını gidiyorKısa saçlı çocuğun gözleri siyahSandaletleri burdayım diyor Kareli hırkasıyla onu hayatLüks bir düğüne davet ediyorPancar renkli yalın ayakKoşa koşa icabet ediyor Bilmiyor renk nedirSon on gün Bach’ın gözündekiBedir diyor bedir bedirHalis kulluk bunu gerektirir Saçlarıyla kurulamışlar ayaklarınıYollara onun temiz tırnaklarını değdirmemişlerDökmemişler kuyuya hiçbir artıkDibine baktıkça köle nedirBir daha düşünmüşler Artık ata sarılıp ağlamak faslı bittiAnne aptalım demiyor çocuklarBir balık oltaya müminken bakmayıpMünkire reva görülen süs balıklarınaTav olmuyor çocuklarAğ delik, olta bozukAğız tadı nedir bilmiyor çocuklar Paçaları sıvalıDemek yol yürümüşlerBahçeye sırtı dönükBir bir  dizilmişlerDemek hasat vaktidirElini beline götürürkenGözleri gülen çocukŞimdi neyi ekecek Çorabı var, çorabı yokPantolonu yamalıBakın bahar! diyecekEski resimlerdekiBakın rüzgâr! diyecekEsen rüzgâr ne ki?Hayatın kendisi bir rüzgâr...

O....pu.

            Aristoteles’ in,  Mefafizik ’e başlarken kurduğu ilk cümle şöyledir: “Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1] Yemin ederim  Aristo , hiç doymadım. Allah’tan hep ilim sahibi olmayı istedim. Yemin ederim  Aristo  pişman olacağım hiç aklıma gelmedi. Tanpınar’ın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Hemen her sayfada altını çizdiğim bir kelime var:  Parasızlık.  Bir yerden sonra daya­namıyor garibim:“Para dünyada kaldıkça namuslu insan bulamazsın. Birisi, baban, anan, deden, de­denin çevresinde veya sen, bir devrinde çok akıllıca namussuz olacaksın. Ta ki bütün öm­rünce namuslu olabilesin. Şimdi Yahya Kemal’i yine hatırladım. “Hamdi” derdi ve sık sık bunu söylerdi. “Hiç olmazsa son zamanlar, temiz kalmanın bir imkânı yoktur.” [2] Şimdiki edebiyatseverlerin elinden düşürmedikleri  Huzur’ un ikinci baskısını görme­den ölmüş. Oğuz Atay’ın  Tutunamayanlar  romanında olduğu gibi. Cemil Meriç’in,  Jurnal ’inin I. cildinde de en çok muzdarip olduğu şey budur.  Parasızlık. B...

Koltukta limon ekşimiş.

 "...Ve herkes kendinin mezarıdır." [1]  İşte böyle söyletiyor  Huzur  romanında Suat'a. Romanda tefekkür nasıl tebellür edermiş herkese gösteren Tanpınar.  Mezar kelimesiyle, ziyaret kelimesi aynı kökten geliyor. Mezar kelimesi  ziyaret edilen yer  demek. Arapça'dan aldığımız her iki kelimeyi de sık sık kullanıyoruz. Bayramdan bayrama mezar ziyaretlerine gidiyoruz mesela! Toprağa biraz su dökmeyi, çeşmeden kendimiz değilde beş litrelik şişeleri ağzına kadar doldurmuş dolaşan küçük bir iki çocuk görmüşsek, ellerine birer lira tutuşturup onlardan almayı da ihmal etmiyoruz. Eh bilenimiz de bir Fâtiha-i Şerîfe'yi çok görmüyor, mevtânın ruhuna.             Benim derdim başka, aklım  Suat 'ın kastettiği mezarda.             Bir dönem olacağına kesinlikle inandırıldığım/inandığım şeyler vardı. Uğruna her bedeli ödemeyi kabul ettim şeyl...

Boğulmadım ama gemiye de alınmadım.

 Rivâyet oldur ki; Nuh Nebî vaktinde kendisine iman eden yaşlı bir kadın vardı. Nuh'a: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" diyen bir ihtiyar... Rivayet bu ya, unutur Nuh Nebî kadına söylemeyi ve kopar tufan... Her yer sular altında... Sular durulduğu vakit yaşlı kadın tekrar gelir Nuh Nebî'ye: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" deyince, Allah'ın Nebî'si şaşırır. Tufan kopmuş ve kadına hiçbir şey olmamıştır. Olan biteni duyan ihtiyar: "Geçen ineğimin ayağı biraz çamurlanmıştı, demek ondanmış." yanıtını verir.  Tufandan sonrada hayatta kalmak. İman böyle bir şey demek. Bir damla su alnına değse, eriyip gidenlerin üstlenecekleri, göğüsleyebilecekleri yük değil. Dağın, taşın kaldıramadığı yük. İman tahtası deniliyor Anadolu'da göğse, tevekkeli değil. Tahtanın kaderi hep bir yükü taşımak. Sandalye olur, masa olur, kalem olur, kâğıt olur... Kâğıt, kalem en ağır yükü üstlenirler ya! bakma sen, göze değer, dişe dokunu...

Senin Sesin.

 Yaktım bütün gemileri  tam on iki bin kişisizimSırtı gökten, gözü yerden  başka bir şey görmeyen bütün karıncaları tepe taklak ettim. Gösterdim neymiş gökyüzü. Yamru yumru yollar yürüdüm. Sallanırdı başım yürürken annemin omzunda. Karar kıldım, haber saldım, Karar saldım, haber kıldım Başka mısrada ara şairlik dediğini  hem Turgenyev, Nekrasov'a: "Şiir, onun dizelerinde bir gece bile kalmamıştır." dediğinde gıkını çıkarma, hem de bana: "Duygu yüklü vagonlara, nedir bunca ray!" diye sitem et. Bırak canının yakasını, ille de cehenneme gitmesin. Söyle şimdi vagonlara, bu omzumdaki yük desin, Raya sığmaz, gövde üstünde baş bırakmaz, yar avutmaz, kuş uçurtmaz; -Senin sesin. -Senin sesin.

Bir ıs/ın bedeli nedir bu üç günlük dünyada?

 Yoluna kurban olduğum. Önce ıs/sızlığı öğrendi. Yoluna kurban olduğum. Önce ıs/sızlığı öğretti. Is/sızlığı, yani sahipsizliği. Is/sızlığı, yani kapısızlığı...                                                                      Bir Nazi Subayı yağmaladıkları köyde karşılaştığı ihtiyarla eğlenmek ister. Bir soru sorar ihtiyara, eğer bilirse canını bağışlayacaktır. ''İhtiyar'' der, ''gözlerimden biri cam, bir diğeri gerçek, hangisi bana aittir bilirsen, canını bağışlayacağım.'' İhtiyar, subayın yüzüne iyice baktıktan sonra verir şöyle verir cevabını ''Sol taraftaki gözün sana ait, sağ taraftaki cam.'' kahkaha atar subay, bilemediğini söyleyerek, alaylı bir şekilde sorar '' İyi ama nasıl fark edemedin hangisinin cam, hangisinin gerçek olduğunu?" ihtiyar bir süre düşündükten sonra cevap verir: ''O daha insan gibi...

Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.

 Elinde, avucunda ne varsa hepsini hüznüne borçlu insan. Hüznüne yani sinesinde biriktirdiği bir yığın acıya.Hüznüne yani göğsünü siper edip her birini karşılayabileceğine inandığı kurşundan ağır cümlelere.Göğsünü lime lime eden yaralara...Yendiklerinden çok yenildiklerine borçlu insan.İnsan hep borçlu ve yalnız acılarından alacaklı bu hayatta.''Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.'' diyor adeta, hüzne dair ne varsa.  Yalpalaya yalpalaya bir yere kadar geliyor insan.''İşte bütün küfü, işte bütün küfrüyle bana kucak açıyor, bilmem kaç kocadan arta kalan dünya.Bakışlarıyla kazurat saçan masal devleri ne kadar masum şu gördüklerimin yanında?'' cümlelerini kurup, şaşkınlığını ve aklına takılan soruları dile getirmeden de duramıyor.  Sahi düştük mü Sartre? Heidegger fırlatıldığımızdan emin.Bir aşk uğruna kuralları çiğneyip, ilelebet kuyuya baş aşağı sarkıtılan sihir mürebbisi melekler; ''Dünya neydi ki içindekiler ne olsun!'' demeye ...

Vakit Geldi

Vakit geldi. Tayyareler piramitlerin tepesinde uçuyor artık Saçı makasla eğri büğrü kırpılmış çocuklar Çağlar açıp çağlar kapattıkları tablolarda görülen Çamurlu suların bulaştığı baldırlarıyla yürüdükleri yollarda yüzü yarım, yüzü sahte, yüzü kevgire dönmüş muzaffer komutanların adlarını sayıklıyorlar Peltek ağızlarıyla. Bir acı dolduruyor, ki güneşimdi başlıyor yakmaya. Sağdan soldan suç devşirip üzerine solgun yüzlü yosmaların günahlı cümlelerine hırpani bakışlar fırlatıyor Tufeylî bir genç. Vakit geldi. Sulacı yüze, göze diş kana göz söz, önce vardı şimdi yok. Şehre şık, şehre köhne şehre yaraşmayan yüzlerle on bozuk paralık insanları dolduruyor köprüler dolduruyor köpekler ağız dolusu havayı ciğerlerine öylece havlıyor akşam ezanını duyar duymaz Vakit geldi. Ve bir çağ daha kapanıyor benim ölümümle. Adımı çocuklar sayıklayacak, gülen yüzleriyle. Kıvırcılayın çayı cala budalanın üstüne Gözler de öyle artık, anlamsız. Soldurmuşlar çiçekleri anlamsız.

Yalan

Gecenin en karanlık vaktindeyim Odadaki ışıltılı avizenin aydınlattığı kadar Gözümün gördüğü dünya Bir de göremediklerim varmış Mesela; Yalanmış şairlerin anlattıkları Yalanmış aydınların kitapları Falanca bilim adamının keşfi, Mars’ta, Afrika’da suyu bulamayan Batı’nın su bulduğu yalanmış Kadınların ve çocukların Gözlerinden kurak topraklara Damla damla düşen suları görmedikleri Yalan... Farkına vardığım da Bir Nijerli ile göz gözeydim. Suriyeli ile sohbet ediyor Etiyopyalının sakallarını ıslatan Gözyaşlarına şahit oluyor Bir Bosnalıyla namaz kılıyordum. İşin tek doğrusu, Kanı dökülen mazlumlarken Kansızlaşan zalimlermiş.

Benim adım Raskolnikov adamım.

Hayat kötü ve huysuz tefeci kadın Benim adım Raskolnikov adamım. Hayır hayır, bu kadar aptalca bir giriş yapmamalıyım. Banane tefecilerden, bankalar varken rujlu dudak, köseli kunduralar welcomelar, kahkahalar Banane ulan ben babamın değil annemin oğluyum Aman oğlum kimsenin işiyle işin yok. Yolda kervanlar, yolda sokak köpekleri Yolda çiçekleri çalınmış mezarlar Parti flamaları, kitleye makineyle şişirilmiş balonlar Mutlu çocuk, mutlu gömlek, mutlu balonlar Bence hayat insanın insana acımadığı cümlelerle her gün yeniden kuruluyor Bir ülkede geçiyordu olay, bir şarkıcı için bedelli askerlik çıkartıyorlardı Bugün içmediğim halde bir paket sigara aldım. Dursun bir yerde fetvalar değişirse belki bir gün içerim. Kış günü ağzımdan çıkardığım sıcak nefesim de rahat eder. Fakir Orhan, Şair Veli. Kanıksadım gidenleri Yeri gelmişken bak söyleyeyim; Geçen beni işlerken gördüğün günahımdan da tevbe ettim. Keşke yeri gelse, keşke geri gelsen.

Dücane Cündioğlu Konferans Notları

2 Ekim'de Dücane Cündioğlu'nun İstanbul Kongre Merkezi'nde verdiği konferanstan bana kalanlar... *İnsan ne değildir? -Çocuk değildir. -Köle değildir. -Kadın değildir.(Zeus insanı ateşi çaldığı için cezalandırmak ister ve kadını yaratır.) -Vahşi değildir. -Barbar değildir. -Tanrı değildir. -Melek değildir. *İnsanı hayvandan ayıran en büyük iki özelliği vardır; biri el ve diğeri beyin. *İş bölümü varsa sömürü başlamış demektir. *İnsan toplumsallığı, yöneten ve yönetilen çelişkisiyle ortaya çıkmıştır. *Dağlı uluslar devlet kuramazlar. Özgürlüklerine düşkündürler bu sebeple silahlarını ve oklarını daima yanlarında taşırlar. Dağlı uluslar cezalarını kendileri verir. *Bir kusur Tanrı'ya karşı olursa günah, topluma karşı olursa ayıptır. *İran'da Kerbela töreninde kanı akmayana kız vermezler. (Bizde askere gitmeyene kız verilmezle aynı mantık.) *Bireyselleşme ileri toplumlarda ön plana çıkar. *Dürüstlük insana iki şey kazandırır; kolay incinir olma ve kaba olma. *Hiç kimse ...

Topal Atlara Bindik Hepimiz.

 Topal atlara bindik hepimiz. Ardımızca havaya bulanan toprak Rahme ağır gelen ceninden daha sıkı sarılıyordu hayata. Korkak ellerin rıhtımında serseri bir dalga bile değildik. Kusurlu cümlelerin aralarında yerimiz anlamsız kelimeler olarak saptandı. Halatları düğümleyen bileklerimiz, kalem tutunca kanardı. Öyle bir hayata göz açtık ve böyle öldük çoğumuz. Küflü bir ilaç değince dudağımıza yüreğimiz çarpardı. Cesur bir şifa dolaşırdı damarlarımızda. Topal atlara bindik hepimiz. Ardımızca havaya bulanan toprak Ölü bedenlerimize dudak burkardı. Böyle bilip inandık ve böyle kandık çoğumuz, Bir umudun sır dolu yanaklarına. 

İntifada

İntifada (Ayaklanma) Ağla! hudutlarını insanların yapay çizgilerinin belirlemediği gönül ülkemin vatandaşı olan kardeşim, Biriktir gözyaşlarını mozaik camdan ve desenli ince küçük bir tüp şişenin içerisinde Terle! uzattığımda sırtına ıslansın elim. Ayağa kalk! bas toprağa öyle sert vur ki yere çatlasın toprak. ve çıksın yeryüzüne zulme sessiz kalanların çığlıkları ve tırmalasın kulakları. Uyuma! düşman ilan edelim göz kapaklarımızı Uyumayalım, ne olur. Birisi Ramallah’tan başlasın bağırmaya Diğeri İslamabad’tan atsın ilk taşı. Öteki Kahire’den kaldırsın elini ve eller izlesin birbirini Şam’dan Bağdat’tan Kabil’den Doğu Türkistan’dan… Kaldır başını ve haykır kısılana duyulmayana dek sesin… Takip edin, yalvarırım takip edin. Direnmek; en hür eylem. İnanç; tüm güç kaynağımız. Ve sen; sahte putların, yapay ilahların, kabloların ve makinaların önünde iki büklüm duran alçak! Ve sen; gözü olup görmeyen kulağı olup duymayan… Perde çekili gözünde dünyanın tüm pisliklerinin biriktiği ve damladığ...

Islak.Kocaman.Gözler.

Islak.Kocaman.Gözler. Umarsız bir piç olmadığını göster onlara. Günün hangi vakti dallarına su taşıyorsa kökler, sen de o vakitler bir nutuk çek sağırlara. Islak.Kocaman.Gözler. Ölü bir cüsse bırak toprağa. Bırak seni o emzirsin. Islak.Kocaman.Gözler. Bir ıslık çıksın dudaklarından, Bütün bu olup bitenlere küfreden bir ıslık. Bir bodrum katında yaşa artık. Gömüleceğin toprağın bile altında olsun. Islak.Kocaman.Gözler. Bu günün sabahında değil belki. Fakat akşamında unutulursun. Kimliğin, ayakkabın ve cüzdanın. Devir teslim törenleri Kanlı dosyalar Haram paran, hayallerin. Bir duruşma esnasında çığlık atan kadınlar. Anlamı olmayan bütün şiirler unutulsun. Islak.Kocaman.Gözler. Kan yağınca toprağa Bir hiç uğruna öldüğünü göster onlara Top,tüfek,mermi,barut. Umut. Bir piçin som altından pişirilmiş ekmeği. Yut onu. Unut onu. Yitir onu. Islak.Kocaman.Gözler. Bir merhabaya sığdıramadığın ne varsa, Elvedaya sığdır onları. Bu yolun başında değil belki. Fakat sonunda kaybolursun. Islak.Kocaman....

Delilik bu çağda ne büyük rütbe! (I)

 Bu yazıları niye yazıyorum?  Sait Faik  ''yazmasam deli olacaktım.''  demiş, ben de yazmasam deli mi olacaktım ? Ellerinin arasına bir avuç kar alarak eve koşa koşa giden çocuk gibiyim. Bir farkla ki başıma gelecek olanı biliyorum. Karşılaşacağım manzara, erimiş su haline gelmiş kar ve buruş buruş parmaklar olacak. Kimileri için bu anlamsız bir çaba olarak görülebilir. Ah bir de gel bana sor. Hayatımın bu döneminde yazmaktan daha anlamlı hiçbir şey bulamıyorum.  Yazmak irşâd ediyor beni, yalnızca yazarken nefes alıyorum, yalnızca yazmak eylemi anlıyor beni.  Yazmasam deli mi olacaktım ?  Hayır. Aksine, d elirmek için yazıyorum. Telü... Bugünkü kullanımıyla deli. Kökü ''tel'' yumuşayarak ''del'' olmuş, tel-mek/ del/mek, teli/deli... delen, delici, olağanın dışına çıkan...  İlk üniversite yıllarımda, aynı yurtta kaldığım samimi bir dostum vardı. Herkesin deli gözüyle baktığı, kopkoyu yeşil gözlü, dudağının üstündeki ben görünmesin diye(ki ...

Tevâzu, Mümin Libâsıdır.

 Mütekebbirlere kibr etme tasadduk gibidir.  Zâlime cevr ü ezâ kılma ibâdet gibidir. Yukarıdaki beyit, On yedinci yüzyıl şairlerinden Nâbî'ye  ait. Bugünkü Türkçe ile manası üç aşağı beş yukarı şu şekilde: Kibirli olana kibirli davranmak sadaka gibidir. Zâlim birine eziyet ve sıkıntı vermek ibâdet gibidir. Bu yazı boyunca beyitin tamamını tahlil etmeyip, yalnızca ilk mısranın üzerinde durmaya çalışacağız. Nâbî ilk mısrada, Efendimiz Aleyhisselâm'ın ''Kibirliye karşı kibir, sadakadır.'' hadisini iktibas eder.  Bu hadis müslümanlar olarak bizi, özellikle içerisinde bulunduğumuz dönemi göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekirse son derece ilgilendirmekte ve bir duruşa davet etmektedir. Tevâzu, ancak ehlinin yanında erdemli ve taktire şayan bir tavırdır. Bu duruşun neye tekâbül ettiğini anlamak pâyesinden nasibi olmayanlar tevâzu sahibi insanları pek çok sıfatla tanımlarlar. Toplumda silik bir insan olarak görülmekten tutun da başına vur ekmeğini al deyimine k...

Bir Fıçın Var Mı ?

Makedonya Kralı Philip 'in ölümünün ardından tahta geçen,oğlu  İskender , yapılan kutlamada civardaki bütün ünlü şahısları ve düşünürleri görür fakat  Sinoplu Filozof Diyojen 'i göremez. Bunun üzerine koyulur yola ve fıçısının içerisinde oturmakta olan  Diyojen 'i bulur ve sorar: -Bir isteğiniz var mı ? ve  Diyojen  o ünlü sözünü söyler: -Gölge etme başka ihsan istemem.  Rivayet oldur ki  Diyojen  ömür boyu bir fıçının içerisinde yaşamış.  Diyojen ... hani şu elinde gündüz vakti fenerle dolaşırken kendisine ne aradığını soranlara : -İnsan arıyorum.İnsan...  cevabını veren  Antik Yunan filozofu ...  Bu yazı boyunca  Diyojen  güzellemesi yapacak değilim elbette.  Bugün Müslümanların önünde durduğuna inandığım başlıca en büyük sorunu yazmaya niyetliyim. Omurgasızlık...  Evet evet bizi sürüngen hayvanlara benzemekten alıkoyan omurgamız. Bizi dik tutan... Bu sıfatı bir insanda şahsileştir derseniz benim aklıma il...

Asıl galebelik içimizdedir.

 İyi ki bilmiyor kalabalıklar  Yağmura bakmayı cam arkasından İnsandan insana şükür ki fark var Birine cennetse birine zindan İyi ki bilmiyor kalabalıklar...  Yukarıdaki dizeler  Üstad Sezai Karakoç 'un,  Yağmur Duası Şiiri 'nden...  Galebelik, yalnızlığa galebe çalınan yer; kalabalık. Yalnızlık, lekesidir kimilerinin; ille de çitilenmesi, aklanıp paklanması gerektiğine inandığı...Kimilerinin yüküdür bir ömür, sırtlarından bir an olsun yere bırakmaya yeltenemedikleri.Garip bir sahiplenilişliği vardır yalnızlığın, garip bir cazibesi...Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boynuna astığı muskasıdır yalnızlık.  Her bir kelimenin onu duyan yahut telaffuz eden insanın zihin dünyasında ifade ettiği anlam değişebilir. Şöyle demek de mümkün olur sanıyorum, her bir kelimenin çağrışımı insandan insana değişmektedir. Ruh hallerine, dünya görüşüne, inancına, kültürüne... bir çok etkene bağlıdır bu durum.  Söz gelimi ''emek'' kelimesinin bir kapitalistin zihninde oluşturduğ...

Muhayyilem

                                                                 I. Bir ölünün ayakkabılarını giydim çıkmak için yola Sadaka-i cariyeydi. Münâdinin kulaklarımı tırmalamasına hiç ihtiyaç duymadım. Birinden fısıltıyla da olsa bir ses işitmedim. Küpelerinin incilerini hangi denizden çıkarmışlardı kaşların hangi kopuk telli kemana benziyordu boyun hangi kör hattatın titrek elleriyle çizdiği elifi andırıyordu Bakışlarını taşıyan ok, aksak Timur’un hangi askerinin yırtık sadağından ıslık çalarak çıkmıştı, bilmiyordum. Medyen’li iki genç kızın ürküntüsünü giyen sendin. Aramaya on dokuzuncu yüzyıldan beri vaktim yoktu.                                                               ...

HUZUR HUZURSUZLUKTADIR.

 ''1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında  Dostoyevski 'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur. Biyografim bu kadar.''  Yukarıdaki cümleler  Şair Cemal Süreya 'ya ait, seneler önce katıldığı bir  TRT  programından. Bu cümleleri kurduğu konuşmasını açıp açıp izlemek ve her seferinde yeniden hayretler içerisinde kalmak garip bir hazla birlikte,derin derin düşündürüyor beni.                                                                         * ''.. Bu hastalık hâli bende kronikleşti ve yaklaşık iki ay devam etti. Bu süre içinde her şeye şüpheyle yaklaşıyor; fakat bu hâlimi ne sözlü ne de yazılı olarak kimseye açmıyordum.  Nihayet  Yüce Allah  beni bu hastalıktan kurtardı. Vicdanım eski sağlıklı, dengeli hâline yeniden kavuştu. Eskiden olduğu gib...

Cüruf mu ulan bunlar !?

 ''Bugün yirmi yaşında bulunan bir genç'' diyor  İsmet ÖZEL ,  ÜÇ ZOR MESELE 'sinde ''kollarını sıvayıp çok emek ve sabır isteyen işlere başlamazsa önündekiler gibi boşu boşuna yaşlanacaktır, hem şimdikilerin ihtiyarlayışlarından çok daha çabuk.  Eskiler Farsça'dan alınma bir kelime olarak hazine diyorlardı, gence... Yazıları yazarken hep göz önünde bulundurmak istediğim bir husus vardı; günde bir kaç dakikasını ayırıp,bakalım bizim oğlan bugün ne yazmış ? kabilinden okuyan tanıdıklarımla zihnimin bir ucunu daima kemiren, kalbime; ancak röntgen çekildiğinde görülebilen ve topukta yitip giden dikiş iğnesi gibi acı veren şeyleri paylaşmak... Düne,bugüne ve yarına dair, gök kubbede söylenmemiş hiçbir sözün kalmadığını bile bile en azından et tekraru ahsen velev kane yüz seksen(tekrar iyidir velev ki yüz seksen kere de olsa) düşüncesiyle zaten var olanı, görünür kılma çabasında olmak...                         ...