Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ŞEYH BABAM XXI.

Şeyh Babam'ı tanıdığım ilk gün ondan kelime-i tevhidi değil kelime-i tehditi öğrendim. "İmanınız kimseyi tehdit etmiyorsa, inanamazsınız." demişti. Evet, müslümanın kelime-i tevhidi dile getirmesini birileri tehdit olarak algılamalı. "Kimdir o birileri?"nin şerhini yapmak vazifesi bana düşmese de sana bazı ipuçları vermekten yüksünmem. Anamalcılar yani servet düşkünü modern Karunlar, faizci hırbolar, siyonist denyolar, Amerikancı, Rusçu, Çinci, İngilizci ve sair batılı uşakları, münafıklar, güvenilmez, inanılmaz, sır emanet edilmez, gıybetçi, koğucu, nemîmeci, sarıya düşkün, gözü başkalarının cebinde olan kifayetsiz muhterisler, mal üstüne mal yığan bu dünyacılar, insanların hayallerini yıkanlar, ümit verip aldatanlar, yalan söyleyenler, kıskançlar, hasetçiler, fesatçılar, nankörler, kıymet bilmezler ve daha niceleri senin imanını kendilerine bir tehdit olarak görmeliler. Günlük rutin hastane işleri, yan ranzamdaki herif her gün bir hayvan olarak uyanıyor. Bugün...

ŞEYH BABAM XX.

 Nursel'in kar yağan bakışları vardı. Dünyaya kir değmemiş göz bebeğinden bakardı. Görebildiği en büyük leke bendim. Bezgin keşkelerin ardına düşüyor insan. Doktorlar adına depresyon diyorlar. Oysa adı sanı çok da önemli değil.

ŞEYH BABAM XIX.

Ağaçlar nasıl en çok ihtiyacı olduğu demde döküyorsa yapraklarını. İnsan da en zor döneminde yanında yöresinde kim varsa onları kaybediyor. Modern çağın çocuklarıyız. Sadece birer numaradan ibaretiz ve kimse bize hangi numaradan önce veya sonra geldiğimizi bile sormuyor. Yerimiz bizden bir önceki numaraya ya da sonraki numaraya göre tayin edilmiyor çünkü yalnızlığımız öncesiz ve sonrasızlığımızın bir tezahüründen ibaret.

ŞEYH BABAM XVIII.

 Tutunacak bir dal bulabilseydim eğer ya da geçtim dalını herhangi bir tutam ota tesadüf edebilseydim nefretle içlerinde bulunduğum bu kadar insana yüz çevirmem o kadar kolay olurdu ki. Sanki ben tekkede kimin ne haltlar çevirdiğini müritlik dönemimde hiç görmemiş, duymamış ve bilmemişim gibi postnişine oturunca karşıma geçip intisap etmeye kalktılar. Ne mi yaptım Ümmühan?  Ruhuma periler bir damla kekik özü suyu damlattılar. Kazanlarda buram buram iksirler kaynadı. Cinler âleminin padişahı devleri cüce cüceleri dev yapacak bir formülle karşıma çıkageldi de dilediğimce hareket edebileceğime yönelik şeytan fısıltılarını içirdi kulağıma. Cübbelerinin kenarını kesip, brokoli çorbası döküp elime bir iğne bir mor iplik alıp diktim. Birinci ilahları her zaman paraydı. Allah ikinci sıradaydı ilahlık sıralamasında ben bunu her hâllerinde iliklerine kadar sezerek yanıma geldiklerinde kovmadım ama hoş geldiniz de demedim. Kötüye giden her günümü diğer günüm hasetliyordu da daha kötü olm...

ŞEYH BABAM XVII

 İnsan her sabah bir güne değil de bir yüze uyanıyor. Yüzlerle karşı karşıya kalıyor. Yüzsüzlüklerle. Şeyh Babam hemen her cuma namazında Kıyâmet suresinin 22. âyetinden 25. âyetine kadar okurdu. "Oysa o gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacak; Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır." Şeyh babam aynaya bakma temrinleri verirdi bize. Aynada bir insanın kendisini görmesi için aynanın sırlanması şarttır. Sırsız ayna göstermez. Al bu fiziksel hâdiseyi de metazifiğe bağla. Aynada kendine bile söylemediğin sırlarınla yüzleşirsin. Yüzleşmezsen yüzsüzleşirsin. Bugünkü günlüğüme yazdığım bu yazının, sabah gördüğüm bet suratlı münasebetsiz hastabakıcıyla olan küçük tartışmamla mı yoksa o sinirle kırdığım aynanın sırrıyla karşı karşıya kalınca göremediğim kendimle mi ilgili olduğunu itiraf etmek veya reddetmek gibi bir şeyin içine düşmek istemem. Oku geç. Aydınlık yüzler görmeli insan. Evlilik dediğin şeyin en güz...

Şeyh Babam XVI.

 "Ne gülüyorsun" demişti Horatius ve sonra şöyle devam etmişti "anlattığım senin hikâyen." İnsan, başkasında gördüğü acının edebiyatını yapmakta oldum olası pek bir mahir. Ben, bütün insanların acısını sinemde hissetmenin bedelini günde içtiğim bir avuç hapla ödüyorum. Anlatılan hikâyenin bizim olmadığını biliyor olmamızın verdiği iç rahatlığıyla yaşamak, bizi kısa süreli tatmin eden bir gayya kuyusudur ya bakma hiç kimsenin değil umurunda olmak tınına mın mın bile değil. Bir şeyler değsin yüreğime ne bileyim işte bir mandalina bahçesinde ölebilecek kadar hak edilmiş bir son nefes beni sere serpe mutluluk yatağına yatırmaya yetip artmasının yanı sıra "iyi ki" diye başlayacak milyonlarca cümlemin de bir ana çıkış noktası olsun. Sana üç tane farklı dünyalara ait cümle yazayım da yabancılaşma efektine maruz kal. 1-)Şairlerin onca hisli kelimeyi seçip kallavî bir terkiple ortaya çıkardıkları şiirleri yazarken çoraplarının kokup kokmadığını bilemezsin. 2-)Tefsi...

Şeyh Babam XV.

 Dizlerinin bağını çözecek cümleler biliyorum ama hiçbirini kuramam. İnsanın söyleyerek kaybettiklerinin sayısının mı daha çok olduğunu yoksa susarak kaybettiklerinin sayısının mı daha çok olduğunu hayatımın hiçbir döneminde hesaplayamadım. Tam da bu yüzden insan, devrik bir cümledir. Kaybettiklerimin toplamı kazanacaklarımdan her zaman daha çok oldu bunu biliyorum yalnız. Bu yüzden bütün hesaplarım yanlış. Bu yüzden bir kalbin çeperine bile olsa kimsenin beni sığdıramayışı belki. Tam da bu yüzden insan, konamamış bir cümledir. İnsan nedirin sana bir listesini yazayım ister misin? İnsan, tamamı edilememiş bir küfürdür. İnsan, tamamı affedilememiş bir hatadır. İnsan, tamamı yutulamamış bir lokmadır. İnsan, tamamı dinlenilememiş bir şarkıdır. İnsan, tamamı yazılamamış bir şiirdir. İnsan, tamamı unutulamamış bir hatıradır. İnsan, tamamı sevilememiş bir yalnızlıktır. İnsan, tamamı görülememiş bir resimdir. İnsan, tamamı silinememiş bir yanlıştır. İnsan, tamamı hissedilememiş bir acıdır...

Şeyh Babam XIV.

Eğer mümkün olsaydı da kimseyi kaybetmediğim günlere yeniden dönebilseydim, içimde bugün beni yutkundurmayan bütün keşkelerimi karşımdaki insanın ne düşündüğünü hiç ama hiç umursamaksızın bihakkın yerine getirmekten ictinab etmezdim. Biriktirdiğim bütün sarılmalarımı tek seferde boca ederdim de belki bütün kaburgalarını kırardım. Olsun. İnsan, kaybettiklerinin yerine kimi ikame etmeye çalışırsa çalışsın olmadığının farkındadır. Bir şeyler yerli yerinde değildir işte. Bu kişi o kişi değildir. Duymak istediği cümleleri işitmek istediği ses bu değildir. Güldüğü şakalar ona değil buna aittir ve bu daha çok can yakar. Ben Şeyh Babam'ı kaybedince, en çok beraber attığımız kahkahalara ağladım. İnsan, bir insanla aynı şeye gülebiliyorsa şâyet, artık ölümün vakti gelmiştir. Çünkü bütün olup bitenlerin bizi delirtmiyor oluşuna dair takındığımız ciddiyet rolü yerini şen kahkahalara bıraktığı an hepimizin yüzündeki maskeler düşer ve sahici bir biz olmanın mümkün olduğu yerde buluşuruz. Ne Godo...

Şeyh Babam XIII.

"Gözler O'nu göremez. Fakat O gözleri görür."  Şeyh Babam En'âm suresinin bu âyetini okuduğunda tir tir titremiş kendime gelememiştim. Postnişin olduğum gün, bu yükü nasıl tartabileceğime dair (Allah'ın yardımı müstesna) en ufak bir bilgi kırıntısını bile ne sinemde ne zihnimde taşımıyordum. O gün bir şeyi daha anladım; göz kendini göremez. İnsan aynaya muhtaç. Bu yüzden mü'min mü'minin aynasıdır. Gel gör ki çevremde kirlisine bile razı olacağım, tozunu silmeye çoktan teşne olduğum bir ayna bulamamamın ızdırabı beni benden aldı. Müritler ne bilsin? Manevî bir hâlin terbiyesine dalmış olacak hazretin gönlü deyip sükûtta karar kıldılar. Beni bana sor. İçimde kopan fırtınaların alabora ettiği tek geminin bir başına tayfası bendim. Ne sular yuttum, ne bulutlar dövdü beni, ne şimşekler kemirdi aklımı bunu anlatmaya mecâlim yok. Horap şiki lop. Bir yazarın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Ümmühan getirip bırakmış masama. Üç cilt. Daha birincisini bitiremedim. A...

Şeyh Babam XII.

 Demin Ümmühan'ın müritlerin zorbalığıyla odamın yarıdan fazlasına gelip kondurduğu saksıları sularken Şeyh Babam'ı gasledişim geldi aklıma. Saksıdaki çiçeklerin yapraklarını nasıl okşaya okşaya nemlendirdiysem parmaklarımla tek tek, Şeyh Babam'ın cüssesinin her bir noktasını da onun tenine en ufak bir halel getirmeden yıkadığımı hatırladım. Bir Antik Yunan tragedyasını izleyen bütün Yunan seyircisinin döktüğü gözyaşını toplasan benim gözyaşlarım hepsinin tuzlu suyunu nasıl alt ediyor görürdün. Burnuma onunla beraber gezdiğimiz kırların istemeyerek çiğnediğimiz çiçeklerinin tabanlarımıza sinen kokusu geliyordu. Bütün müridânı kovmuş gasilhânede bir Şeyh Babam bir ben kalmıştım. Elbette üçüncümüz an be an bizimle birlikte olan Allah'tı. Sular kesildi. Kovadaki suyla idare etmek istedim. Yetmedi. Ben de Şeyh Babam'ı gözyaşlarımla gaslettim. Nursel'i sudan kurtaramamanın Şeyh Babam'a su bulamamanın biçâre Hüseyiniydim. Derken bir el işareti çektim gasilhâneden ...

Şeyh Babam XI

 Kasvetli bir kışa uyandım. Pencereden dışarıya bakmaya bile cesaret edemedim. Bütün gün yataktan çıkmayı istemesem de işler beklediğim doğrultuda ilerlemedi. Biraz kitap sayfası çevireyim istedim. Çok sürmedi kapım çaldı. Ümmühandı. "Seninkiler aşağıdalar yine. En azından cama çık bir görsünler." dedi. Haklıydı ses etmedim. Cama çıktım kadın erkek onlarca mürit, takırdayan dişleri, kızaran yanakları ve burunlarıyla birlikte beni görmenin huşusu içinde kendilerinden geçtiler, tekbirler, salavatlar, canımız! efendimiz! hitapları. Biraz tebessüm etmeye zorladım kendimi. Gitmelerini işaret ettim. Öyle de yaptılar. Sanırım burada en çok kendimle barıştım. Özdemir Asaf bir şiirinde "Beni öyle bir yalana inandır ki,/Ömrümce sürsün doğruluğu." demişti. Kurduğum cümle bu kavilden midir henüz bunu bilmemin imkânı ne zihnimde ne kalbimde oluşmadı. Yazdığım bütün mektuplar doğruydu gel gör ki adresler yanlış. Kızacak kimseyi bulamadım. Benzer mektupları yazan ve benzer yanlış ...

ŞEYH BABAM X

 Tekkedeki kızları uyardığım konulardan bence en önemlisi ve en çok zorlarına giden şuydu: Beğenmedikleri erkeklere dair takındıkları kibirli tavrın adını iffet koymamaları. Bu ne lafa gelince dillerinden düşürmedikleri Meryem'in ne Asiye'nin ne Hatice anamızın iffet tavrına münasip düşen bir durum değildi. Kibrinizin adını iffet koymayın dedikten sonra tekkeye gelip giden ve bana küstüm oynamıyorumculuk yapanların sayısı hemen hemen üçte birdi ve ben hiç oralı bile olmadım. Kadın demek öfke demekti Şeyh Babam için. Böyle söyledi bir keresinde bana. Kadınlara dair takınmam gereken tavrın ne olduğuna ilişkin annemden tevarüs ettiğim ahlakî anlayışım ve bir yaşa kadar teyzelerimin elinde büyümüş olmam oldukça belirleyici bir rol tayin etti bana diyemem. Filozofların neden kadın düşmanı olduklarının gerekçesinin sadece Antik Yunan'da kadın, aşkın değil üremenin bir aracıydı aşk erkeğin erkeğe karşı beslediği duygunun adıydı ve bu sebeple Antik Yunan'daki herifler kadınlara...

Şeyh Babam IX.

Bedelini kime ödeteceğimi bilemediğim bir hayatı yaşadım. Izdırabımın tek sebebi bu. Hayatta her şeye geç kalmış gibi hissetmemin esas itibarıyla birileriyle kendimi mukayese etmem ve onlara haset etmemle ilgili olmadığını anladığım günden beri cezasını kendimden başka keseceğim kimseyi bulamadığım için başta kendim olmak üzere bütün insanlıktan nefret ettim. Bu nefret öyle bir mide bulantısının içine sürükledi ki beni, bütün insanlığın üzerine kussam yine de içim soğumaz. Hani kambura sormuşlar; "Senin mi sırtın düzelsin, bütün insanların mı sırtı eğrilsin?" cevap vermiş kambur; "Bütün insanların sırtı eğrilsin." Böyledir işte. En kutsal öğretinin bile çizdiği haritaya uymamaya başlar ve kendi dünyamı kuracağım derken bütün sınırları altüst etmenin bedbahtlığını yaşadığın bir ömrü sürmeye devam edersin. Kendi dünyamın sınırları kargacık burgacık da olsa çizdiğim kendilik ülkemin haritasının bugün ne derece müdafii olabilirim bunun cevabı henüz zihnimde oturmuş deği...

Şeyh Babam VIII.

 Meşşaîleri kıskandıracak cinsten yürümelerimin birinde aklıma takılan bazı soruların cevabını aramaya yönelik şeytanın küçük iğvalarını dışta bırakarak kendi kendime terennüm ettiğim lakırdıların bir gaz sancısı kadar beni rahatsız ettiğinin itirafını gidip bir dostuma dökecek kadar kendimi güven içinde hissetseydim eğer, buraya kendimce bulduğum bazı hakikatleri serdetmekten imtina etmezdim. Nursel'le evliliğimizin ikinci yılında galiba o zaman ben yirmi üç o yirmi bir yaşındaydı. Elimi tuttu: "İnsan." dedi. Ben onun elini tutmadım. Bütün evlilik hayatımız boyunca onun bana sevgi dolu cümlelerinden tek bir tanesine bile cevap vermedim, onunla aynı yatakta yatmadım, Allah şahit elimi eline değdirmedim. Düğün günü herkesin alkış seslerinin arasında yüzündeki tülü kaldırdığımda seküler kesimin tüysüz tırnaksız adam yerine koymadığım şımarık kız ve erkek grubu bizimki kızı dudağından öpecek mi öpmeyecek mi derdindeyken, biraz gün görmüş gelenekselci arkadaşlar alnından öpüp...

Nefes

 Bir binanın çatısına çıkıp ayaklarımı dışarıya salladığımda otuz yaşıma galiba beş günüm vardı. Kendime söylemeye cesaret edemediğim şeyleri başkaları üzerinden olduğum yerde beni kasıp kavuran bir haset duygusuyla düşünüp durduğumda, kulağımda bir rapçinin olup biten her şeye isyan ettiğini haykırdığı melodileri hoş şarkılar eşliğinde bütün bir Samsun ayağımın altındaydı.  Hamdolsun şimdi bütün yüklerimden kurtuldum.

Şeyh Babam VII.

Gençsin, önce yakıp yıkacağın bir dünya vardır karşında. Gençsin, isyan etmek ananın en ak sütünden bile daha saffetli bir suretle hakkındır. Sana sorulmadan kurulmuş bir düzenin, yasaların, insan ilişkilerinin, dillerin, olgu ve olayların, tarihin yükünden, sosyolojik kabullere, örflerden âdetlere (türetebildiğin kadar kendin türet işte) bir yığın yapman gereken ve yapmaman gereken şeyin muhatabı olarak bulursun kendini. Ne bileyim lan işte git bir Avrupalı'ya da; "Şey ben Türk'üm ama Müslüman değilim." de. Sana; "Wow, How conscious you are!" desin, başıyla onaylasın, sonra götüyle gülsün. Gençsin bir takım hakların var evet. Bir zamanlar sana 'genç' denilmez 'hazine' denirdi Türkçede. Kıymetlisin yani anlayacağın. Ama sana hazine demelerinin masum olmasının yanında sır olarak tutulan da bir yanı var. Hazinesin, yani harcanacak meta. Gençlerin bunalımı, yalnız egzistansiyalistlerin insanın anlam arayışına ilişkin tumturaklı cümlelerinde dile...

Şeyh Babam VI.

Başı dik olmak başka şey, dik başlılık başka şey. İnsanın işlemediği günahların ferahlığını hissederek yaşaması başı dik olmasına yararken, işlediği günahın savunusunu yapmak dik başlılık ahmaklığına delalet eder. Başı dik olduğum için kaybettiklerimin sayısı nicedir bunu hiç hesap etmedim. Ne kadar yürüsem son durak kendim. Anladım, mânasız bu yürüme. Öyledir ne büyük dalgalardan kaçar da insan, bir kum yutar boğulur. Ama bu sürecin bana öğrettiği bir göz dalması hakikatine vâkıf oldum ki bin esmer kızın bana âşık olmasına yeğlerim bunu.  Gözler niçin dalar? Çünkü mutluluk henüz burada olmayandır bilir insan. Bekler. Kim bilir belki, biri çıkar gelir biriktirdiğin onca sahte resmi hakiki bir sûretle yıkıverir. Şeyhlik makamı bana yaraşır mı yaraşmaz mı bunu düşünmeye pek de vaktim olmadı. Bir anda nutuklar atan, bir sözümle aileler kuran aileler yıkan, nutka salahiyet kazanan ve fakat mantığa zerre pay bırakmayan horap şiki lop heriflerden biri olmanın meyus çilesini üstlendim. Şe...

Şeyh Babam V

 Şeyh Babam'ı öldürdüğümde otuz yaşına girmeme henüz on bir gün vardı. Güneşe yalvaran bir salı günüydü. Sigaraya o gün başladım. İlk zina mı o gün ettim. Oysa acımam gereken yamuk yumuk kesili tırnaklarına oje sürmüş yolu yanlış insanlara, nefsi boş işlere yüz çevirmiş bir kızdı. Yusuf'a ihanet ettiğim doğrudur. Ama yemin ederim, kınanacağım günün hasretiyle yanıp tutuştuğum aylara ve yıllara her gün şahit olmaya devam ederek yaşadım ömür dediğim kirli paspasımı. Yine galiba o gündü Mustafa'yı gördüm. "Bütün takvimleri topla yak. Abdurrahman öldü. Silebildiğin her yerden bugünü sil." dedi. Beyin anevrizması patlamış Abdurrahman'ın, subaraknoid kanama da dedikleri bir yecüc mecüc cinsinden insan yiyen musibetlerden biriymiş. "Şeyh Babam'ı öldürdüm Mustafa." dedim. "Ne zaman yaşattın ki?" diye sordu. Eli cebine gitti. Sigarasını yokladı bizimki. Bıraktığını hatırladı, cebinin fermuarını kapatmaya üşendi. Eline tükürdü. Ben de tükürdüm. T...

Şeyh Babam IV.

 Ben hangi gölgeye gitsem, güneş oraya doğar. Yaşadığım günleri hep böyle varsaydım. Yok saysam da elime geçecek bir şeylerin olmayacağının ayırdına vardığımda on dört yaşındaydım. Takdir edersin ki ortada ne Şeyh Babam ne bugünkü bana dair herhangi bir yaşam perspektifinin kırıntılarının olmadığı demlerdi ve ben hayat denen bu koca tablonun hangi figüranı olmam gerektiğini bilmiyordum. O dönem bir rap müzik merakıyla kalbimin ve ruhumun dolup taştığını söylemeden edemeyeceğim. Stüdyo kurma hayallerim, tekstile gidip para biriktirmek için bir günlüğüne çalışmam, annemin başının etini yemem, üstelik lisede sınıfta kalmıştım o yıl. Sonra Sagopa Kajmer'in bir şarkısı "Bu Böyledir"i bilmem kaç yüzüncü defa dinlediğim esnada kalkıp namaz kılmaya başladım. Artık bildiğim ne varsa okudum durdum namazlarımda... Hatıraların insan zihnine hep dağınık gelmesinin sebebi üzerine tefekkür etmenin erdemini tarihteki herhangi bir filozofun üstlenip üstlenmediğine dair bir müktesebatı hai...

Şeyh Babam III

 Bir insana güvenmekle başlıyor bütün yanılgımız. Ona aklımızdaki, kalbimizdeki her şeyi sakınmadan emanet etmekle. Akla getirmediğimiz hayınlıkların bedelini ödeyerek, kurda emanet edilen kuzunun kaderiyle özdeşlik kurarak... kandırıldık yaslarıyla tükenip gidiyoruz sonra. Bir insanın bir insana yapacağı en büyük kötülüğü sordular da bir gün Şeyh Babam şöyle dedi: "Benim Habil ve Kabil'den anladığım yalnız bir kardeşin ötekine hasedi değil. Nasıl olur da bunca yıllık kardeşim bana beni öldürmek için gelir diye düşünmeden edememiştir Habil." Sonra şu ayetleri okudu: "Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, "Andolsun seni öldüreceğim!" dedi. O da dedi ki: "Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder. Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! ...

Şeyh Babam II

Tekkenin bahçesindeydik. Kiraz ağaçları, hüzmelerini alnımızın ortasına saçıp savuran sapsarışın bir güneş, tenimizi okşayan bir rüzgâr ki sorma gitsin tüylerim diken dikendi. Hiç olacak yeri değildi a Şeyh Babam eliyle beni işaret etti. Gittim. "Bir şeyler anlatmanı istiyorum." dedi. Cuma mı bugün, camii mi burası sorularına gerek kalmadan, "Az kaldı." dedi. "Canıma minnet." demedim. Aşağıdaki satırları aktardım dervişâna. Nasıl da doluydum o gün: "Kadınlar, eşlerinin yeni aldıkları aldıkları zinetlerini diğer kadınlara bir üstünlük niyetiyle takıp takıştırarak meclislerimizde bulunmasınlar. Haset etmek kötüyse haset ateşini harlamanın hükmünü kendiniz verin. Hristiyan âdeti gelinlik zamazingosunu (birkaç saatlik giyip ömür boyu sandığa kaldıracakları bir kıyafete ne denir bilemedim) giymenizin fetvasını yüz dört kitaptan birinde çıkarıp getirmediğiniz müddetçe yasaklıyorum. Felsefe okumayan kızlara saygım yok. (Erkeklere varmış gibi.) Etimoloji, sos...

Şeyh Babam I

 Kışa niye geldin diye sorulmaz. Mevsimdir gelir geçer. Peki ya insan? İnsana da sorulmasa daha mı mutlu eder bizi? Bana bu yaşa kadar kimse sormadı nereye gittiğimi. Nereden geldiğimi sordular yalnız. Onlar için herhangi bir tehlike barındırıp barındırmayacağım geldiğim yerin ne denli sâlim bir yer olduğuyla ilgiliydi de ondan. Geldiğim yer kötüyse ben de kötüydüm. İnsan geldiği yerin değil olduğu yerin cevabına meftun. Gittiği yerin sorgusuz sualsiz şaşıranı... Fe eyne tezhebûn? ya da Quo Vadis. Bütün mesele insanın nereye gittiğinin sorulmasıyla başlıyor. İnsan yalnız gittiği yerin cevabını verebildiğinde yaşamın neresinde olduğunun farkına varabiliyor. Şeyh Babam bana bir keresinde: "Yaşının kaç olduğunu bilmek yaşamın neresinde olduğunu bilmek anlamına gelmiyor. Sırf bu sebeple bile düşünülse; insan cahildir." demişti. Haklı mıydı?  En azından ben, yaşamadım, yaş aldım gibi egzistansiyalistlerin karamsarlığını kıskandıracak bir cümleyle çıkabiliyorum işin içinden. Herkes...

Şeyh Babam Fasl-ı Aşer

 Şeyh Babam hep şöyle derdi: "İnsan kırılmayagörsün, bin özür bir kırığın çokluk tanesini bile yapıştıramayacak kadar cılızdır." Burada, hastanedeyken en çok düşündüğüm şeylerden biri Şeyh Babam'ın bu sözüdür desem sezâdır. İstanbul diye bir şehir. Arkadaş kimliğinde birkaç tanış. Bozuk paralarımın şıkırdadığı bir şeffaf dosya (Küçük yoğurt kovalarından daha iyi olduğunu fark ettiğimden beri bunlara sardım.) Bir şişe su. Ne Üsküp Yahya Kemal'in çocukluğundaki Üsküp'tür bugün, ne de ben dünkü benim. Eski Türkçe'de 'v' ve 'b' harfleri değişirler kendi aralarında. Var- fiili Bar- olmuş peşine de bir işteşlik eki 'Iş', Barış olmuş. İki insanın birbirine v/barmasına barışmak demişiz iyi mi? Kırılan insan kıran insana baramaz. Dahası hakkı söylemekten niye ictinab edeyim, takati kalmamıştır. İnsan bilmem hangi yaşına kadar kırgınlıklarını toplasa, üst üste koysa, kemikleri tartamaz da yığılır kalır olduğu yere. Horap şiki lop lop. Hegelci Diy...

Şeyh Babam Fasl-ı Tis'a

 İnsanın bütün ızdırabının kökeninde geç kalmışlık duygusu ve mukayese yatıyor. Kimdir insan? Geç kalan. Kimdir insan? Karşısında gördüğü kişi/şeyde kendi noksan taraflarını idrak eden. Doğrusu bu ya, ilk zamanlarda kendimi daima birileriyle mukayese etmek canımı yakarken bugün bu düşünce yine onun gölgesinde kaldığına inandığım geç kalmışlık duygusuna yerini büsbütün bıraktı. Fakat bunların hiçbiri haset etmek gibi bir bayağılığın kucağına atmıyor beni. (Acaba doğru mu bu söylediğim?) Bu noktada kalbimin temizliğini çokça ölçüp biçtim. (Tabi bu da.) Şahit ola ola gidiyorum. Şahit ola ola artıyor ve eksiliyorum. Yalnızlığım ne çok seviyorum seni. VE YİNE YALNIZLIĞIM NE ÇOK NEFRET EDİYORUM SENDEN. Kaderimiz hep bir benziyor sevdiklerimizin kaderine. Bir de bir bakışına, bir el kol hareketine ne bileyim bazen bir adımına bakıyorum da birinin hemen bende yer eden bir yaranın onda da yer ettiğini fark ediyorum. E gidip tanışacaksın, biliyorum şuranın kanadığını diyeceksin de in misin c...

Şeyh Baba Fasl-ı Semâniye

Hatıralar hep dağınık gelir zihne. Şimdi ben Şeyh Babam'a dair kronolojik bir hatırât yazamam elbet. Biraz önü biraz sonu anlat lan birine birini en fazla tanıştığınız gün çıkar ağzından. Sonra bozulur gider tarih. İnsan bir insanla yaşadıklarını gün be gün hatırlasa zaten, ölür be ölür! Yan ranzadaki İbrahim Amca bana bugün bir arkadaşından bahsetti. Arkadaşı, rüyasında bir kız görmüş. Hayatı boyunca o kızı beklemiş. Evlenmemiş. Öylece ölmüş herif. İbrahim Amca tabi, hayretler içinde. Zati geldi aklıma "Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren bir şeb Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyhu." Yani O peri gibi güzel kız bir gün acımış bizimkine de bir akşam rüyana gireyim diye lütufta bulunmuş yosma. Bizimkisi de öyle sevinmiş ki kızın bu sözüne yıllardır uyuyamamış. Uyuyamadığı için de kızı görememiş yıllarca iyi mi? "Aşk gelip de bulmaz insanı," derdi Şeyh Babam. "İnsandır aşkı bulan."  "Başına insanı almadığın bütün cümleler noksandır....

Şeyh Babam Fasl-ı Seb'a

 Yaşamak yetmiyor gibi birde yazıyorlar hayatı. Yazarlar, intihar etmeye güç yetiremeyen insanlardır. Gücünü toplayan üçü beşi intihar edip gider zaten. Yazan, yaşayamayandır. Bakın çevrenize, bunun uzun istatistikî verilerine, elinde çoban değneği gibi çubuklarla televizyonlarda insanlara ne idüğü belirsiz tablolar üstünden bir şeyler anlatma vehmiyle yanıp tutuşan profesörlere ihtiyacınız yok. Her şeyin ilki acemicedir. Doğan bütün insanlar ilk kez yaşayan insanlardır. Bu sebeple bütün hayat hatalarla doludur. Ölüme beş kala öğrenirse bir şeyleri ne âlâ! Şeyh Babam'ı ilk dinlediğimde buranın acemice yaşanılabilir bir yer olduğunu ifade edişiyle tavladı beni. Platon "Felsefe buradan oraya gitmektir." dediğinde hangi idealar âleminin hasretiyle yanıp tutuşuyorsa, Şeyh Babam da o ateşin korundan bir şeyler devşirmiş olacak nefsine. İnsan bir kez düşünse yaşamayı, bir daha yaşayamaz. Yani çok da iddialı gelmesin sana ama zaten eline yüzüne bulaştıra bulaştıra beceremediği...

Şeyh Babam Fasl-ı Sitte

 E pur si muove! Nursel gittikten sonra bu sözü virt edindiğim günler nicedir. İnsan neresinde küsüyor da dünyanın; "Ben artık oynamıyorum!" deyip bir kenara geçiyor biliyor musun? Bu sorunun cevabını sana ben versem, Şeyh Babam: "Rabb'lık oynama!" emir cümlesiyle beni haşlardı. İnsan neresinde küsüyor dünyanın? İnsan neresinde küsüyor? İnsan neresinde dünyanın? İnsan dünyanın. İnsan. İns. Tekkede hararetli hareretli zikir çeken, Şeyh Babam'ın kurduğu meclislerde söz hakkı alıp ortalığı inleten az mı yüzünün karası akına galebe çalmış münafık gördüm sanıyorsun? Şeyh Babam görmüyor muydu sanıyorsun? Faraş süpürge yapan işçilerin maaşını alamadıkları için Şeyh Babam'ın tekke kapısının köpeği olmayı bile hak edemeyecek Erol Taş gülüşlü Derviş Patron'u (evet, adı Derviş, soyadı Patron'du ibnenin) şikâyete geldikleri gün, Şeyh Babam'ın tefsir çalışmasının dipnotlarını temize çekiyordum. Günde on dört saat çalıştır, asgâri ücretin bile altında maaş...

Şeyh Babam Fasl-ı Hâmse

Şeyh Babam beni müridâna göstererek; "Evliya görmek isteyen şu gence baksın!" dediğinde Marquis de Sade cümlelerini kıskandıracak kadar ahlâksız bir adam olduğumu bir tek ben biliyordum. Üstelik Marx ve Engels ahretliklerin (Anadolu'da yaşasalar birbirlerine böyle seslenirlerdi. Yemin edip yalancı çıkmak istemem. On fakire birer fitre miktarı para vermek yahut bir fakire on gün birer fitre miktarı para vermek yahut üç gün oruç tutmam icâp ederse bunlara güç yetiremem.) "Komünist Manifesto"su çantamın arka gözünde dururken, elimde Kınalızâde Ali Efendi'nin "Ahlâk-ı Alâ-î"sini tutuyordum. İçimden: "Herkes kendinin ne bok olduğunu biliyor." diye geçirdim. Herkes mi biliyor? Herkes ve bilmek kelimeleri tarihin hangi zaman diliminde yan yana gelebilmiş ve bir cümlede kullanılabilmiş? "Ona yapılan bütün yanlışları kendime yapılmış sayarım." Nasıl hasetle baktılar Allah'ım! Alelacele çıktım tekkeden. Gocuğumu bile giymeden. Saatler...

Şeyh Babam Fasl-ı Erbae

 Çevremdeki bütün kapitalistleri öldürmenin yollarını aradığım günlerde miydi? Yoksa Prens Kalyanam Kara ve Papam Kara Hikâyesi'ni tekrar tekrar okuduğum bedbînliğe dûçar olarak Sartre ve Simone de Beauvoir ikilisinin âkıbetini bilmemin bana yüklediği aşka dair sorumluluğumun ne olması gerektiğiyle ilgili derin muhasebelerin kanıma akıttığı kararsızlık duygusuna teslim olduğum anlardan birine mi sığdırmıştım bütün hâlet-i ruhiyemi şimdi hatırlamıyorum. Ne koku geldi burnuma. Öğğk. Ah bu hastaneler. Diş telini yeni taktırmış, damağının kesilmesine daha fazla dayanamayarak diş teli mumlarından medet ummuş ve senelerce mumlu ağızla etrafta dolaştığını görür olduğum Şamdan Can (eh bu kadar mum takarsan adın başka ne olsun isterdin sevgili Can?) Şeyh Babam'ın benimle şöyle üç beş turlamak istediğini söyledi. Ben tabi hemen gubarmış bir gögercin gibi kanat çırptım Şeyh Babam'ın üssüne. Ağır aksak adımlarla mı desem? Şeyh Babam yorgun muydu desem? Şimdi zihnimde meçhule taalluk ed...

Şeyh Baba Fasl-ı Selâse

 Bir muzırlık yapıp Edvard Munch Bey'in "Çığlık" tablosunu tekkenin tam girişine astığım gün, Şeyh Babam elindeki 99'luk tesbihini (tasarımı kendisine aitti) katlayıp cebine koydu. Tabloya iyice yaklaşarak: "Sen de mi ekspresyonist oldun evladım?" deyince bir iki kem küm, bir iki hınk mınktan sonra: "Empresyonistler kadar olmasa da bunları da seviyorum efendim." dedim. Şeyh Babam da bana: "Hakikat, ne ekpresyonistler gibi senden dışarıya ne de empresyonistler gibi dışarıdan sana akan bir şey değildir. Hakikat zahmetsizdir. Sadece dua. Sadece dua." dedi. Şeyh Babam güzel sanatlar fakültesinden mezun olamaz çünkü diplomasını Hacı Annem yıllar sonra bana gösterdiğinde bitirilen fakültenin sanatla hiç işi olmadığını gören bir göz taşırken bunun hilâfına bir şey yazmam en hafif ifadeyle alçaklıktır. O Şeyh Babam'dı ve nereden biliyorsa biliyordu. Çok da peşine düşmedim. Tablo epey uzun bir süre orada asılı kaldı. Müridânın kapıdan her giri...

Şeyh Baba Fasl-ı Sâni

Tekkeye ilk uğradığım kimsenin bana nereden gelip nereye gittiğimi sormadıkları demlerdi. Bir grup müridân "ketebe, yektubu" diğer grup "nasara, yensuru" siğaları çekerken ben telefon operatörümün bana sunduğu bedava internet vesilesiyle Kim Ki Duk'un "Boş Ev" filmini izliyor Tae-Suk arkadaş ve bir zalimin hatun kişisi olma çaresizliğine maruz bırakılmış Sun-hwa'nın tartıya çıkıp ibrede sıfır kilo çıkmalarının kalbime doluşturup durduğu ideal aşk hayâliyle cemiyete yönelik bütün kırgınlıklarımı da içine katarak göz yaşı döküyordum. İki insanın birbirinde yok olması... İki insanın değil birbirlerine tartıya bile yük olmaması... O sıralara denk düşer zannediyorum, ketebeler, nasaralar tekkenin camlarını titretirken Şeyh Babam herkesten korka korka yanıma geldi. Gözyaşlarımı seyretti. Ben de Şeyh Babam'ın gözlerinin içine baka baka salya sümük höyküre höyküre ağladım. Elini çenemin altına doğru tuttu. Avucunda birikti gözyaşlarım. (Artık araya ne ...

Şeyh Baba Fasl-ı Evvel

 Bir nehrin propagandasını yapmak isterdim. "Durun ve ibret alın bu propagandadan en insanlar!" deyu avazım çıktığı kadar vaveylâ koparmayı da. İbret alanla almayan bir nehri geçmemiş gibidir çünkü. Ayağı ıslanmamış, ayağının altında bir kurbağa ezmemiş, bir balığın tenine değme tedirginliğini hissetmemiş ve vakt-i saatidir bu korkunun deyip yılandan ürkmeyi aklına bile getirmemiştir. İbret alan kişi suyu geçen kişidir. Faruk Beşer (Faruk Beşer,  Kur'ân-ı Hakîm'in Meali ve Kısa Tefsiri, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2021, s. 116) künyeli çalışmasında ibret ve onunla aynı kökten iştikak etmiş diğer kelimeleri şöyle açıklar: " İbret , nehri karşıya geçme anlamındaki 'ubûr' kelimesinden gelir. İbret alma, bilgisizken bilgiye geçme demektir. İbare kelimesi de buradandır ve konuşanın ya da yazanın kastettiği manaları dinleyene ya da okuyana aktardığı için 'ibare' adını almıştır. 'Tabir etme' kavramı da burada...

Şeyh Babam (Ruh Hâline Giriş)

 Şeyh Babam, şimdi burada beni bu yazıyı yazarken görse, bırak bu işleri bir kenara da "Yüzünü Allah'a dön!" diye ikaz etmeden duramazdı. Ben de ona bir şey diyemez, mahcup bir yüz ifadesiyle boynumu büker, bütün harfleri tek tek siler, yutkunur, içerler, bir süre sonra unuturdum giderdi. Eh bu yazı okunuyor olduğuna göre durum vaziyet gösteriyor ki işler bahsettiğim veçhesiyle yürümedi de ortaya üç beş eğri büğrü cümle, kaos içmiş bir akıl, konacak bir kulak bulamamış cümleler, şaşıp baktıracak gözlere denk gelememenin kahrıyla, kan pompalamaktan arada da üç beş sıkışıp kendisini hatırlatmaktan imtina etmeyen bir kalple buradayım. Tam karşımda harabe, kendisini yıkacak merhametli bir kepçe hasretiyle yanıp tutuşan bozuk yumurta sarısı kıvamında bir bina var ve ben içimdeki bütün isyan yüklü vagonları boşaltacak bir liman şehri olarak cümlelerin şefkatine, Allah'ın merhametine sığınıyor o vakıt da (bir Kıbrıs Türkü olsaydım o vakitte demez de galiba 'o vakıt da...

Nefes

 Doktora tezi. Abdullah Hoca'da kalma. Mayası bozuk yalnızlığım. Şu yaşa kadar biriktirdiğim keşkelerden başka içimde duygu diye tuttuğum kaç şey var? Masamın üstü kitap dolu. Es kaza muhatap olmak zorunda kaldıklarım zaten okumayan insanlar. Okuyamayan insanlar. Okumayan insanla. Okumayan insanl. Eksilte eksilte nasıl gidiyorsa bu cümle. İşte öyleler gözümde.

Monet.

 "Monet'nin gözleri kör oldu. Benimkiler sende kalsın." Belki yolunu gözlediğin kuşlara rüşvet olarak sunarsın. Canımı yakan belki de konamamışlıktır, Konuşamamışlıktır, geç kalmışlıktır diyeceğim ama Biliyorum bunların hiçbiri geçer akçe değil. İçim ne kadar gürültülü. İçim ne kadar uzak. İçim ne kadar içim? Hayır, kulağımı kesip bir fahişeye vermeyeceğim. Acısı benden önce çekilmiş sancıların teneşirini paklamak bana düşmüyor. Hristiyan değilim, boynumda bir günahla dolaşıp günah çıkarmak için Guatemala'ya gitmeyeceğim. Afganistan na şurası. Bir iki kurşun yarasıyla dönmek genç ve cahil ve mutlu kanı isyan akan çocukların cennet rütbesi gibi gururla taşıdıkları bir izMİŞ. Bir inek kesin denildiğinde akıllarına insan gelen faizci hırtoların benk benk benklerine oturup da faiz almadım. Bugün kredi kartlarımdan birini gidip kapatmalıyım. Şeyh Babam beni bu kır saçlı, tütün dumanı bıyıklı heriflerin arasında görse, "Ver ulan rabıtalarımı geri!" derdi. Ben de o...

Nefes

 Sürekli tükeniyorum. İşsizim. Çevremdekilerin öyle ulvî gâyeleri var ki nefes alamadığımı göremiyorlar. Bunun için onlara kızgın mıyım? Kızgın değilsem bile ne demişti Kalın Türk; "Surat asmak hakkımız."... Parasızlık neden bütün büyük ruhların ayağına dolanmış bir sıfattır hâlâ anlayamadım. Bu ruhlardan biri miyim? Olsam ne yazar! Cebinde parası olmayan bir erkek eksiktir. Abdullah Hoca'da kalıyorum. Doktora teziyle uğraşma, derneğe gelip gidenlerle mecburî sohbet... "Yoruldum dünyayı tanımaktan." Oldu ya yarın kendisine devlet bahşedilen karnı tok sırtı pek bir hırt herif olma imkânı bahşedildi bana bütün bu yaşadıklarımın izi silinip gidecek mi? Silmek bir şeyi yok etmez. Bir şeyin oyuğunu büyütür. Yazıları silinmiş bir sayfada gördüklerimiz silinenlerden fazlasıdır. Silinmişlerin ağıdını yakar gözlerimiz. İntihar etmeyi o kadar büyük bir kaçış yolu olarak görüyorum ki! Elim kolum bağlı. Yaşayarak ölüyorum. Cümlelerimi eksilterek, gülmelerimi eksilterek, mer...

Nefes

 Bugün İsmet Bey'in elini öpüp vedalaştım. Salı günü Samsun'a geçeceğim inşallah. Cumartesileri iple çekiyordum... Şu muhakkak beni ben yapan insanlardan belki en önde gelenlerinden biri İsmet Bey'dir. Bir duruş sahibi olmaya dair ondan hayli şey tevarüs ettim. İnsan, insanda pişer. 

Nefes

 Buraya bir şeyler yazmayalı uzun zaman olmuş. Şubatın 27'sinde bir şeyler yazmışım en son. Bahsettiğim kişinin şimdi en çok nefret ettiği insanlardan biri benmişim. İçimde hâlâ bir yaradır, iyileşemedim, kanayıp duruyor. Geçenlerde dişime tel taktırdım. Şimdilik üst tarafa. İstanbul'a geldim. Samsun'a dönünce alt tarafa da takılacak. Biraz yeme zorluğu, olsun o kadar. Nasıl mutlu ediyor beni. Bir şeyin (bu cansız bir diş teli bile olsa) daima beni iyileştirmeye çalışması bende bambaşka bir duyguya sebep oluyor. İnsandan daha kötüsü yalnız insandır. Bir diş telinin merhameti... Ah Allah'ım. Yarın İsmet Özel'i dinlemeye gideceğim inşallah. Doktora tezine her gün biraz da olsa bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Annemle olmaktan mutluyum. Murat Sayımlar'ın eserlerini okuyorum şu sıralar. Öğrencilerin mesajları, bazı telefon görüşmeleri, Besim Tibuk videoları izleme... Yalnızlığı değil de belki sessizliği özlüyor insan. Güvenecek hiç ama hiç kimsem yok. Müthiş bir Kaht...

Nefes

Allah konuşanlar kadar susanların da Rabb'idir. İhsan Oktay Anar şöyle bitiriyordu Suskunlar romanını "Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu." Kaybettiğim şeyleri düşünüyorum da hepsi sustuğum için çıkıp gitti elimden, zihnimden, gönlümden. Bu susmak kelimesinin etimolojisi de bir tuhaftır. Konuşan insanları birinin susturdukları sıs, şış (sssssss, şşşşşşş) nevinden susturma ünlemlerinden türetildiğini kaydeder Nişanyan. Demek susmak diye bir şey yok da susturulmak diye bir şey var! Bir şeyi konuşunca da kaybediyor da insan, susarak kaybetmenin acısı, aklın bir köşesinde acaba(?)ların dönüp durması ne menem bir şeydir yaşayan bilir. İyi bir insan olmanın yolu, iyilik yapmak kadar kötülerin kötülüklerine ses çıkarmaktan geçiyor. Emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker... Yani Mânsûr susma. KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI, KO NUŞ MA LI... Şarkılar, müzikler paylaştım onunla. Sadece bir kişinin görebileceği şekilde de ayarladım uygulamayı. Bende yer etmiş melodil...

Nefes

İnsanın bütün ızdırabının kökeninde geç kalmışlık duygusu ve mukayese yatıyor. Kimdir insan? Geç kalan. Kimdir insan? Karşısında gördüğü kişi/şeyde kendi noksan taraflarını idrak eden. Doğrusu bu ya, ilk zamanlarda kendimi daima birileriyle mukayese etmek canımı yakarken bugün bu düşünce yine onun gölgesinde kaldığına inandığım geç kalmışlık duygusuna yerini büsbütün bıraktı. Fakat bunların hiçbiri haset etmek gibi bir bayalığın kucağına atmıyor beni. Bu noktada kalbimin temizliğini çokça ölçüp biçtim. Şahit ola ola gidiyorum. Şahit ola ola artıyor ve eksiliyorum. Yalnızlığım ne çok seviyorum seni. VE YİNE YALNIZLIĞIM NE ÇOK NEFRET EDİYORUM SENDEN. Kaderimiz hep bir benziyor sevdiklerimizin kaderine. Bir de bir bakışına, bir el kol hareketine ne bileyim bazen bir adımına bakıyorum da birinin hemen bende yer eden bir yaranın onda da yer ettiğini fark ediyorum. E gidip tanışacaksın biliyorum şuranın kanadığını diyeceksin de in misin cin misin hemşerim? Kötü niyetliler cehennemindeyiz. Yi...

Mansûrnâme (Dağınıklık)

Yazdığım bütün harfler; sana varan yollara dair bir levhaya hasretin çocukları Mânsûr. Yetişmekten hiçbir pay alamayan cılız çizgiler. Olanların acısını çekmeyle olmayanların acısını çekmek arasındaki farkın neliğini düşündüğünü görüyorum. Bu kadim bir mesele. At bir kenara. To be or not to be. Ben ki gül bahçesi sanıp bataklıklar suladım yıllarca, şimdi bütün çiçekler küs bana. Hata yaptığımı söyleyip bin  bir af dilediysem de "Solduk bir kere ve bütün renklerimizden ayrı düştük." dediler. Haklı küskünlüklerden af ne mümkün Mânsûr? Celâleddin'i anladığım yerdeyim. Mesele Şems değildi. Meselem sen değilsin. Sana doğru yürürken tanıklık ettiklerim. Aynada gördüğümün ben olmadığını öğrenişim. Susuzluğumu giderenin su olmayışı. Neydiyse hakikat diye sunulan, hezeyan oluşu. Susulanların konuşulanlardan daha fazla kulaklarıma değişi. Artık anlatmam dediğim ne varsa, dilimin ihanet edişi. BAK GÖĞSÜMDE SICAK BİR NEFES HİSSETTİM.  DEMEK DOĞRU YOLDAYIM. Bir şeyi yıllarca aradın ar...

Nefes

 Şubat ayından bu yana "Nefes"e hiçbir şey yazmamışım. Beş ay. Bu beş ay kendi hayatımı unuttum. Öğrencilerimin hayatını yaşadım. Onların gurbeti, onların parasızlığı, onların aşkları, onların özlemleri, onların hayata karşı tuttukları yer... derken yitip gittim. Şimdi fark ediyorum kendimi ıskaladığımı. Hepi topu bir ay sonra hatırlanmayacak bir öğretmen... İşte payıma düşen şöhret. Doktora yeterliliği rezil olarak geçtim. Aylardır okuduğum kitap sayfası 500 eder mi bilmem. Salı günü İstanbul'a bilet aldım. Annem çok yalnız kaldı. Mümkünse biraz dinlenmek istiyorum. Saçlarım nasıl beyazladı. Lisans döneminde de böyle olurdu. İstanbul'a gider siyahlatır öyle dönerdim Samsun'a. İnşallah bu gidişimde de siyahlaşır. Beyazı sevmediğimden değil, hiç yaşamadan yaşlanmış olmak bana dert olur. Çocukken balkondan düşmek üzere olan halıyı tuttuğumu anlattım anneme bugün telefonda konuşurken. O halı gibi baktım çevreme hep. Hep kurtarılması gereken birileri var çevremde de b...

Ömer haklıydı hazret olmakta.

 Annemden biliyorum neden Titanik'in ışıklı resmini taşıdım hep gözümün üstünde  oysa evden çıkmaya korkan çilli yüzlü bir çocuktum (silindi sonraları, yerini bitmeyen bir mahcubiyet rengi aldı) Şüphelerimdir ki benimdir nice içimi kemirendir Bu arada baştan söyleyeyim Ömer haklıydı hazret olmakta. ben şiir yazmak değil de belki Ömer sen gibi yüz sürmeliydim toprağa ki Allah beni affetsin. bir karış bile yer vermemeliydim gönül toprağımdan savaşmayı bilseydim Ömer, hiçbir insana gelip de sömürge bayrağı diktirir miydim en kılcal damarlarımın çeperinde? Kim ister panoptikon bir mahalde namaz kılmayı Bilirsin ya kaldıysa bana Ali'den sade yalnızlık kaldı. Oysa biraz kalabalığa çıksaydım hazır herkes biraz yük taşıyor diye rahatlayıp İngilizce çalışmazdım. Mosquito (sinek) Mosque (Sinekli yer) Camii değil. Anlasana be adam hakaret ediyorlar inancına demek bana farz olmazdı. Nereleri feth ederdim kalbimdeki şu coşkuyla biliyor musun Ömer? Hangi devletleri yönetir, hangi kült filml...

Nefes

 Kinyas ve Kayra'da Günday karakterlerden hangisiydi hatırlamıyorum. Sık sık "Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok." dedirtir. Hiçbir şey yok telkiniyle bitecek dertlerim yok. Güç bela bulduğum işte hem bu ay hem de gelecek aylarda asgari ücretin çok çok altında bir maaş alacağım. Kadroluların 2 katından fazla çalışsan bile onların aldıkları maaşın ancak yarısını alabiliyorsun. Yok biliyorum bu sistemde adalet. İstanbul'daki apartmanın kolonlar gidik. Ne olacağı meçhul. Para lazım. Çok para. Yemeden içmeden kesebiliyorum ancak. Dedemin durumu çok ağır. Kanser artık bütün vücudunu ele geçirmiş. Bir deri, bir kemik, damarlar karnında toplanmış.  Boğuluyorum. Herkese her şeye YABANCIlaştım. Uyku desen yok say gitsin. Yemin ederim buna. Yemin ederim yıllardır rahatlık nedir bilmiyorum. Nefret etmenin de bir ibadet olduğunu biliyorum artık. bütün duygularla gerçekleştirilen eylemler gibi. Tezer... Güzel kadın, Yaşamın Ucuna Yolculuk'tu seninkisi. Bense yaşamı...

Nefes

 Demin bir kitabın okuduğum bölümünü tekrar okumamak için işaretledim. Tükenmez kalemle. İşareti koyarken canım yandı. Kitaplara canlı gözüyle bakmaya başlamışım. Can dostlarım.

SİLGİ VE İZ

  SİLGİ VE İZ                                                                                                           Silgi, tarih boyunca birçok formda karşımıza çıkmıştır. Uzun yıllar ekmeğin beyaz (iç) kısmı kullanılırken bugün kauçuğun kullanılması silginin zaman zaman birbirinden tamamen bağımsız ham maddelerle yapıldığını gösterir.   Formu ve bu formu elde etmek için kullanılan madde her ne kadar tarihi süreç içerisinde farklılaşsa da amacı daima bir işlevi yerine getirmektir. Bu amaç, açığa çıkmı...